Magazin Hattı
22 Şubat 2013
İstanbul gecelerinin 50 yılı
Badoo sosyal paylaşım sitesinin 17 ülkeden 17 bin kişinin katıldığı anketine göre Türkler, eğlenceye zaman ayırmada Arjantin ve Meksikalıların ardından dünya üçüncüsü. Arjantinliler her ay en az 15, Meksikalılar 14, Türklerse ayda ortalama 13 gün eğlenmeye çıkıyor. Bazılarına şaşırtıcı gelebilecek bu sonuç birçoğuna göre son derece olağan: İstanbul eğlencesi, sadece bugün değil, şehir kurulduğu günden bu yana dillere destan. Biz o kadar geriye gitmedik. Şehrin gecelerini arşınlamaya, unutulmaz kült mekanlarını hatırlamaya ilk diskoteğin kurulduğu yarım yüzyıl öncesinden başladık...

1960’LAR...

İlk diskotek: Az masrafla temiz ve çok eğlence

Gazinolar bir yana eğlence hayatında 1964’e kadar canlı orkestraların sahne aldığı gece kulüpleri hüküm sürüyordu: Kulüp 12, Reşat, Çatı, Kervansaray, Ruj e Nuar, Şadırvan, Vagon Blö... Ve ‘diskotek’ kelimesi radyoların plak arşivlerine verilen isimdi. Ama o yıl, kelimenin anlamıyla birlikte İstanbul’un gece hayatında her şey değişecekti... Belki de sonsuza kadar! Bu değişimin öncüsüyse genç bir tekstil mühendisi, Tevfik Dölen’di.

Atlas Tarih dergisinde Gökhan Akçura’nın yazdığına göre, disko fikri ‘Tefo’nun aklına Avrupa’da, Cenevre’deki Kulüp 58’e gittiğinde düşmüştü. Tevekkeli değil; zamanın Hayat dergisi bu yeni eğlence biçimini de aynen şu sözlerle duyuruyordu: “ Avrupa şimdi de eğlence dalındaki yepyeni buluşuyla karşımıza çıktı. ‘Az masrafla, temiz ve çok eğlence’ prensibini benimseyen bu yenilik ‘diskotek’ yani ‘plak dolabı’ adını taşıyan gece kulüpleridir.

Neden az masrafla çok eğlence dersiniz? Müzikler plaktan çalındığı için işletmeleri de, müşterileri de pahalı orkestraların masraflarını karşılamak kurtardığı için...

Tevfik Dölen’in hayali Sıraselviler’deki Tefo’nun yeri adlı mekanda 1964’ün Aralık ayında 400 plakla hayata geçti.

Plakları Gökşin Sipahioğlu her hafta Air France’ın hostesleriyle Paris’ten gönderiyoGökşin bey7in eşi Fransa’da plak işinde CEO olduğundan daha piyasaya bile çıkmadan Sinatra’nın ‘Strangers in the Night’ı da, James Brown’un ‘I Feel Good’u da Tefo’nun yerinde....

Ambiyans harika... Diskotek her gece tıklım tıklım doluyor. Kızlı-erkekli bir hava, böylesi ancak İtalya, Fransa sahillerinde görülür... Müşterilerin çoğu Avrupa ve Amerika’da okuyan çocuklar: Alen Acıman, Cem Hakko, Canan Yaka, Cemil İpekçi, Kısmet İpekçi... Diskoteğe kravatsız girilmiyor!

Tefo’nun yerinde en çok viski içiliyor. İsteyene votka ve şarap da var. Devamlı müşterilerin bitmeyen şişeleri bir dahaki gelişlerinde içmeleri için dolaba kaldırılıyor. <br><br>

Tefo’nun dibkoteği o kadar başarılı oldu ki, Büyükada’da yazlık, Yeşilköy’de ikinci yer açmakla kalmadı pıtrak gibi benzerlerinin açılmasına neden oldu. Hatta müşterilerini kaybeden ünlü Reşat Kulüp diskoteğe dönüştü. Söz yine Hayat dergisi’nin: “Orkestra masraflarından kurtulan Reşat, promosyonda da indirim yaptı ve lokali her şahsın devam edebileceği bir eğlence mahalli haline getirdi.” <br><br>

Reşat’ın ardındansa Bodrum, Topağacı Diskotek ve diğerleri...

 

1970’LER....

80’lerde yaşanacak hızlı yozlaşmanın temelleri bu dönemde atılmaya başlanıyor. Çünkü Türkiye, var gücüyle Kıbrıs Harekatı’na ve elde kalan son azınlıkları memleketten defdeflemeye hazırlanıyor... O azınlıklar ki gurme, eğlence, giyim, moda ve birçok sanat dalının yani toplumsal hayatın en önemli temsilcileri arasında...

Genel manzara: Ergen kızlarla delikanlıların ‘dikey sevişme’ diye de literatüre geçmiş tek fiziksel teması Elmadağ’daki Hydromel gibi gece kulüplerinde gündüz gözüne tertiplenen masum okul çaylarındaki slow danslar...

Hava aydınlık, ortam zifiri, anneler evde kızları gittikleri gibi bakire dönebilsinler diye aportta...

Okul mezuniyetlerinde şemsiye ve kokteyl kirazı kondurulmuş üç renkli meyve kokteyli Sheraton Roof veya Hilton bilmem ne salonlarında elden düşmüyor...

Loca ve masalarında şişe açılmış buzlu-kovalık ağır abiler üst taraflardan pisti süzüyor...
 

Dekoru, personeli, DJ’i bile değişmedi

 

Maçka’da, İskoçyalılar Derneği olarak açılan 42 yıllık Scotch dondurulmuş bir klasik film karesi gibi. Tadı kaçmadığı gibi eskidikçe güzelleşiyor. Açıldığı günden buyana ne personelinde bir değişme var, ne dekorunda ne de DJ. Yusuf Kurt 70’lie yıllardan beri DJ kabininde. Hemen girişte asılı olan ve mekanın ilk yıllarından kalma fotoğraf da bunun canlı kanıtı gibi. İlk yıllarda müzik yabancı olsa da gecenin sonuna doğru 10’ar dakika da olsa Ümit Besen, Ferdi Tayfur, Neşe Karaböcek gibi isimlerin müziklerine yer verilirdi. Hatta oyun havalarına! Artık tamamen türkçe müziklere dönmüş olsalar da bu gelenek bugün de devam ediyor. Gecenin bir vakti Scotch’un merdivenlerinden indiğinizde karşınızda Misket oynayan mini etekli Nişantaşı kızlarıyla Kapalıçarşı kuyumcularını görebilirsiniz.

 

1980’LERİN BAŞI...

Türkiye Özallı yılları yaşıyor: Bir yanda ihtilal karabasını diğer tarafta ekonomik canlanma ve dışa açılma. Ortaya çıkan yeni zenginlerle birlikte eğlence dünyasının eşik atlaması da bu yıllara rastlıyor. Yeni dalga burjuvalarla İstanbul eğlencesinin ilişkisini anlatması için sözü ‘İstanbul Eğlencesi’ kitabındaki makalesiyle Nuray Mert alıyor:

80’li yılların ortalarından itibaren entelektüller önceden dudak büktükleri eğlence biçimlerine ısınmaya başladılar. Lüks yerlerde yemek yemek, bir bar hayatının doğması, dans etmenin yadırganmaktan çıkması, gösterişli ev partileri hep bu dönemde başladı.

80’li yılların başında cihangir’de açılan Bilsak sanat çevrelerinin öncü mekanlarından biriydi. Ancak 80’liyıllara asıl damgasını vuran mekan Ece Bar’dır. Ece Bar farklı çevrelerin bir arada sosyalleştiği ilk mekanlardandı. Bol otlu mutfağı ve gece yarısı dolma servisi Ece bar7a olan ilgiyi artırıyordu. Bir saatten sonra dansa devam etmek isteyenler için alt katında Stüdyo 54 de vardı.

Caz barlar da bu dönem popüler olamaya başladı. O dönem bu çevre içinden gece dışarı çıkıp Arnavutköy’deki Naima’ya uğramayan yoktur sanıyorum. En havalısı yabancı gruplarla ‘jam session’ yapmaktı.

Zihni Bar da anılmaya değer. Zira bu mekan iş çıkışı çıkışı uğranılan ilk barlardandı. Ancak o atmosferin ömrü yuppie’lerin ömrü gibi kısa sürdü.

Ali Poyrazoğlu fıkra anlatırdı

Demet Akbağ’dan yeşil geceler

Önce müşterisi oldum oldum Yeşil Kabare’nin sonra sahneye çıktım. Müşteriyken de çalışırken de çok eğlendim Yeşil Kabare’de. Biz oraya Seyfi Dursunoğlu’nu izlemeye giderdik, orası en çok onunla anılır zaten. Hatırlıyorum, biz Rasim ile ( Öztekin ) sahneye çıkıyorduk. Seyfi Bey bazen bizi izlemeye gelirdi, bara oturur bizi izlerdi, “sahnenin asıl sahibi geldi izliyor bizi” diye heyecanlanırdık. Seyirciyle spontan, interaktif ilişki kurulan bir yerdi. Oyunculuğuma çok katkısı olduğuna inanıyorum.

En çok çorba içerdik. Bir de atıştırmalık tabaklarını severdim. Küçük soya soslu tavuk, sigara böreği ve sosis olurdu tabaklarda. En keyifli yeri barıydı. Ali (Poyrazoğlu), tiyatroda benim patronum olamadı ama orada olmuştu. Ona istek gelirdi. Fıkraya istek gelen bir mekandı Yeşil Kabare. Ali, seyircilerin arasındaysa “bize şu fıkranı anlatsana” diye daha önce anlatığı fıkrayı isterdi seyirci, o da sahneye çıkar anlatırdı. Sahne şovları bittikten sonra Uğur Yücel aldı orayı, bar olarak çalıştı mekan. O dönemde Açık Radyo da yayınlarını oradan yapardı. Sedef (İybar; kızkardeşi) ve Zafer (Çika; eşi) 40 yaş doğumgününde bana sürpriz bir parti yapmışlardı orada. Bütün arkadaşlarımı çağırmışlardı. Çok keyifliydi.

 

 

80’lerin sıkışmışlığını orada unuturduk

Deniz Türkali’den Ece Bar halleri

Ece; her zaman için sinemacıların, edebiyatçıların, sanatçıların, gazetecilerin, yani Türkiye’de entelektüel dediğimiz kesimin buluştuğu bir mekandı. Biz de Atıf Yılmaz’la sokağa her çıktığımızda mutlaka Levent’teki Ece’ye bir uğrardık. 1980’li yılların o karanlık atmosferinde yalnızlığımızı ve sıkışmışlığımızı unuttuğumuz bir yerdi. Ece’de dostlarımızla buluşur, sohbet eder, gülerdik. Müdavimleri arasında Sezen Aksu, Onno Tunç, kaybettiğimiz bir sürü sinemacı, ressam, müzisyen, şair, romancı vardı. Zaman zaman politikacılar da gelirdi. Eski Devlet Bakanı Yüksel Yalova sıkı müdavimiydi.

Ece bizim evimiz gibiydi. Herkes birbirini tanırdı. Hep beraber dans eder, şarkı söylerdik. Uzun yıllar yılbaşı gecelerimizi orada geçirdik. Bir keresinde Atıf Yılmaz’a sürpriz bir doğum günü yapmaya karar verdik. O zaman ‘Asiye Nasıl Kurtulur?’ filmini çekiyordu. Filmde Müjde Ar dışında 10-12 kadar kadın oyuncu daha oynuyordu. Atıf, kadınlarla çok iyi anlaşırdı. Filmde oynayan bütün kadınları çağırdık ve Ece’de ona sürpriz bir masa hazırladık ve onu mumlarla ve ‘Atıf Yılmaz’ın Melekleri’ diye karşıladık. Ece o masaya erkek sinek bile yaklaştırmadı. Hatta o zaman Müjde Ar, Atilla Özdemiroğlu’yla birlikteydi, onu bile almadık masaya. Levent ve Kuruçeşme’den sonra; Ece şu anda Asmalımescit’teki üçüncü yerinde. Hala gidiyorum. Hem olağanüstü yemekleri, hem de şahane bir atmosferi var.  

 

80’LERİN İKİNCİ YARISI

Seksenlerin sonu 90lür

Sanatçıları görmeye gelenler yüzde 20’lerden 50’lere çıktı

Kadir İnanır’dan Çiçek Bar

O yıllarda Park, Divan ve Hilton Otel’in barları en ünlüleriydi. Atlas Pasajı’nın içinde Kulis vardı, Corc çalıştırıyordu. Buraya aydınlar, sanatçılar giderdi. Kulis’ten ayrılan garson Ertuğrul Papirüs’ü açtı. Buralar sanatçıların yoğun gittiği yerlerdi ama sadece sanatçılar değil, onları görmek isteyenler de buraya gelirdi. Fakat zamanla sanatçıları görmek isteyen müşterilerin oranı yüzde 20’lerden 50’lere çıkmaya başladı. Tabii barların sayısı da arttı.

Taksim Sanat Evi ve Çiçek Bar açıldı. İş görüşmelerimizi bile buralarda yapardık, sanatçılar olarak nefes aldığımız, paylaştığımız yerlerdi. Ama o günlerin eğlence hayatıyla bugünün ilgisi yok. O dönem gece hayatında hümanizm, dostluk vardı. Ülke sorunlarını konuşurduk. Aydın insanların uzun süreli oturduğu yerlerdi. Şimdikilerde her yer gece kulübü... Bir ülkeyi işgal etmek için illa topa tüfeğe gerek yok. Tamamen batılı eğlence kültürünü getirip kendinize ait olanı yok ederseniz de aynı sonuca ulaşılır. 
 

 

1990’LARIN BAŞI...

Bebek yokuşunun dibinde Kuaför Yıldırım’ın olduğu dükkande Mum Bar... Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri barmen Orhan’ın kanatları altında. Tasarruf amaçlı gözde içki bira...

Bebek oteli her daim iş yapıyor, Galatasaray adasında partiler, davetler gırla... Mekanlara girmenin garantili yolu kapalı devre müdavimlerden birine yancı olmaktan ya da yemek rezervasyonu yaptırmaktan geçiyor. GS Kulübü’ne üye anne babası olan arkadaşlarla iyi geçiniliyor...

Kışın Etiler Şamdan ve 29, yazın Şamdansa, Vaniköy (sonradan Çubuklu) 29 popüler. O zamanlar yazlık kulüplerin havuz başında evlenmek şimdinin Esma Sultan’ına denk düşüyor...

Suat Ateşdağlı, Dj Aydın, Salih Saka’nın filizlendiği dönemler. Gaydar Mırcık ise düğün, barmitzva ve mezuniyetlerin tek ismi...

Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü yine kapalıdevre kalmaya devam ederken Özal zenginlerinin artmasıyla entariler dar, pistler ufak gelmeye başlıyor.

Dünyayla paralel olarak, dev ekranlı, büyük pistli, kuş bakışı DJ’li, çok ışıklı dev ekranlı diskotekler gündemde...

Airport, Discorium, Asya yakasında yazlık açan, zamanın ‘Avrupa’nın en iyi ışıklandırmasına sahip mekanı’ ünvanlı Andromeda revaçta. Şimdi Nişantaşı Pipa’yı işleten işletmeciler Zincirlikuyu’da bir işmerkezinin altında hangar büyüklüğündeki Airport’u açmış. Boş günlerinde üniversite partileri düzenleniyor... Kuşum Aydın, o zamanlar henüz ‘kuş’ değil; uzun saçlı, deri trençkotlu genç bir DJ...

Gayrettepe’deki dev Discorium’da dans pistinin tam saat 24.00’te Carl Orff’un Carmina Burana’sıyla açıyor. Carmina Burana’yla başlayan albümler de basıyorlar, elden ele dolaşıyor, kasetten kasete kopyalanıyor...

Danslar, büyük bir çember yapıp grup halde sallanmaktan ibaret. ‘Şamdan Dansı’ pek popüler: Baş yana hafifçe eğik, ayağını yerden kesmeden, zarif kol hareketleriyle dalgalanmaca... Daha fütursuz olanlar olanlar Tolgahan Dans Üçlüsü’nden apartma bacaklarla üçgen makas hareketi sergiliyor: Pikapta ‘Big in Japan’ çalıyor.


Yayıları perişan eden müzik

Fem Güçlütürk’ten Pasha, She, Taxim’s

Eğlence yüksek yerlerden sahile inince, açılışlarında gani gani havai fişeklerin atıldığı Pasha’nın namı dünyaya yayıldı. Sesi de karşı kıyıya. Koca Boğaz’ın suyundan seken müzik karşı yalıları perişan etti. Michael Jackson’un ses mühendisleri gelip de ince ayar çekene kadar bazılarını yaz tatiline gönderdiğimizi hatırlıyorum. İlk Pasha VIP kartını taktim etmek üzere Leyla Alaton’un torpil telefonu ile randevu alıp gittiğim Mustafa Taviloğlu “her sabah yürüyüş yaptığım Boğaz’da istemem öyle disko misko” deyip kartı masaya fırlatmıştı. Kuyruğu kıstırıp çıktım tabii. Sonradan Pasha popüler olunca kartını geri istemişti. “Allah büyük dediğim” andır! Mekanın ilk mimarı Mustafa Toner ve sonrasında Mahmut Anlar, o dönemin eğlence psikolojisini iyi anlayıp harikalar yaratıyorlardı. Tabii Muzaffer Yıldırım’ın ‘eğlenceyi koklayan adam’ tecrübesi liderliğinde.

Garo Nişan ambiyans ve güzel yemeklerden sorumlu. Kapıda Nizam arabaları alıyor, adam seçiyor. Belki ileriki yıllarda kendi kulübünü açacağından, gediklilerle tokalaşma-öpüşme-VIP muameleye bilhassa dikkat ediyor.

“Bir arkadaşa bakıp çıkıcam” mevzuu yeni başlamış... Kapıdaki “Benim kim olduğumu biliyor musun?” gerginliğine son vermek için VIP kartlar icad olunmuş.

Arada She Bar atağa kalktı. Piyasa müzik zincirini kırıp daha alternatif ve iyi müzik dinleyenler, damını yanında taşımayanlar için (Tarık artık mekan işletmiyor ama DJ’liği hala 10 numara) bir kurtuluştu. Sonra Taxim’s var: Dekoru ve tarzıyla yurtdışına nanik yaptığımız, koltuklarımızı kabartan ve gece hayatında “biz de varız” diyebildiğimiz iyi bir alternatif mekandı. Kerim Sağlam’ın sağlam DJ’liğinde... Ne üzücü ki çok yıllanamadı. Billur Kalkavan, Dilara Endican, Eren Talu, Biricik Suden gibi isimleri net hatırlıyorum sıkı gezenlerden. İçki markaları sayılı: Birada Efes-Tuborg, şarapta Doluca-Kavaklıdere, gazlı içeceklerde de Coca-Cola-Pepsi sponsorluk için kıyasıya savaşırdı. Votka, cin ve viski de tercihler arasındaydı. Margarita, shut tekila, Sex on the Beach’ler su gibi giderdi. Susatıp içki tükemini körüklesin kafasıyla patlamış mısır müesseseden, limona batırılmış Harbiye ordu evi kuriditesi salatalık ve havuç olmazsa olmazlardan... Zihni, Ertekin, Celal Çapa, Ahmet Çapa, Metin Fadıllıoğlu, Ersoy Çetin, Şeniz Bengüer’i anmadan olmaz. Aslı Altan da Liman ve Safran’ı ile farklılaşan mekanlardan. <br><br>

Cihangir’deki Susam’dan da tanıdığımız bu yola baş koymuş yiyecek içecek divası Cevat Tusavul’u (bir gay cinayetine kurban gitti) ve ensesine Arapça harflerle Allah yazdırdı diye Bebek’te öldürülen Oğuz Atay’a rahmet dilemeden geçmek olmaz.

Ortaköy’de Flatline ve Sis Bar

Taksim’de Kemancı ve Roxy

Nejat İşler’den rock, hardrock ve grunge

Ortaköy’ün revaçtaydı olduğu yıllar... Sis Bar ve Flatline öttürüyor... Taksim’de de Halay Kahvesi ve Kemancı... Teşvikiye’de tezgahım vardı o dönem. Akşam sekiz gibi tezgahı kapadık mı, önce evde yemek yapardık, sonra da dışarı çıkmak için hazırlanırdık. Önce bir Ortaköy’e bakardık, sonra Taksim’de kaybolurduk.

İşin doğrusu biraz daha rock mekanlarda takılırdık. Biraz da ucuz mekanlarda. Pasha’ya, She’ye gitmişliğim de var tabii ama Roxy bize daha cool gelirdi. Şimdi tuhaf gelebilir ama leopar desenli gömlek giymişliğim bile var. Saçlarımız bellerimizde zaten... İlk başlarda tarzım biraz glam’di.

Sonraları postal ve looser görünümü de benimsedim ama asla grunge değil! O zamanın modasını en iyi Black Crowes anlatır. Ben pek içmezdim o yaşlarda. Genelde biraydı olayımız. Ama Roxy’ye girmişsem, mutlaka Sex on the Beach’le dağılırdım... Havalı kızlarla takılmak için Cure ve Depeche Mode, standart durumlarda hard rock takılırdık. Ha bir de Lenny Kravitz patlamıştı o dönem. Şimdi isimlerini veremeyeceğim dostlarla takılırdık. Kimlerdi diye sormayın, herkes oradaydı zaten... Sonra mı? Kızılkayalar ve bağlayabilmişsen seks!

ÇAĞDAŞLARI: Jazz Stop, Mojo, Babylon, Peyote

 

90’LARIN İKİNCİ YARISI

 

Yakup üstü Roxy

Deniz Pulaş’tan pop, reggea ve saten eldiven

Roxy, ben ve arkadaşlarım için bir nevi ‘mahallenin kahvesi’ tadındaydı. Her gittiğimde aynı noktada, ayrı dostları bulmanın keyfiyle mutlu olurdum. Sonra da başka bir yerde eğlenmeyi öğrenemedim zaten... Galiba sonradan Cihangir’de ev aramamın nedeni de, içten içe ‘Roxy’ye yakın olsun’ kafasıydı. Zaten işim olmadığı günlerde de Kaktüs Kafe-sinema-Kaktüs Kafe şeklinde yaşardım. Ama hepimiz işimizde gücümüzde tiplerdik. Akşam yemeklerinde ye evlerde ya da Yakup Restoran’da buluşup oradan hurraaa Roxy yapardık. Konuştuğumuz konular o günün gündemi ya da Euroviyon olurdu. Bol bol da dertleşirdik ama bu samimi dertleşmeler asla alehinde delil olarak kullanılmazdı. Yağ satardık, bal satarndık ama birbirimizi satmazdık! Siz bilmezsiniz Roxy tayfası olarak atlayıp İtalya’ya Memo Gürsür’ün tiyatro oyunun izlemeye gitmişliğimiz var....
Giysi konusunda galiba hepimizin daha özgür olduğu yıllardı. Ben kimi zamen renkli çorap, kimi zaman saten eldivenlerle havamı atardım. Renk konusunda sınır tanımazdım ama o yıllarda da topuklu ayakkabıyı sadece defilelerde giyerdim. Votka modası geçmez içkimizdi ama Roxy’ye gittikçe Camel Juice kokteyli içerdik, insanı maymun ederdi. Genelde rock dinlerdik. Ama o yılların fon müziğini sorarsanız: “Give Me Your Heart Make It Real or Alls Forget About It’! Oradan çıkışta da yine cümbür cemaat Riddım’a ya da Ceylan’ın Kulüp 14’üne giderdik.

 

Buz ve Safran devrim yaptılar

Gece mekanı mimarı Mahmut Anlar’dan akşamüstü eğlencesi

Buz da Safran da gece hayatında insanların eğlence alışkanlıklarını değiştiren mekanlar oldu. Örneğin Safran’dan önce yemek ve eğlence hep ayrı ayrı mekanlarda olurdu. Ancak Safran farklı bir şey yaratmayı başardı, yemek yenilen mekanda eğlenilebileceğini de gösterdi, yani yemekle eğlenceyi birleştirdi. Üstelik bunu o dönem için Nişantaşı ve Etiler’e giden insanların çok da gitmediği bir yerde, Beyoğlu’nda yaptı. Nişantaşı ve Etiler tayfasını Beyoğlu’na getirmeyi başardı. Safran’ın farklı bir mönüsü vardı, Beyoğlu’nda bir esnaf lokantasında bulabileceğiniz yemekler de, füzyon mutfağından örnekler de yer alırdı.

Buz da aynı şekilde Nişantaşı’nda bir binanın üçüncü katında, ofis ortamında çok hijyenik, steril, ama aynı zamanda çok trendy bir yer yarattı. Cumartesi erken saatte eğlence unsurunu sektöre kazandırdı. İnsanlar akşamüzeri 16.00’da eğlenceye başlayıp gece saat 22.00’de sanki sabahın dördüymüş gibi dans etmiş ve içmiş olurlardı. Zaten genelde Buz’dan çıkıp Safran’a devam edilirdi. Hatta 2001’de Arnavutköy’de eski Neşe Taverna’nın olduğu yerde ortak bir mekan açmışlardı, buraya da mekanların ortak müdavimleri geliyordu.

Bu iki mekanın en önemli ve ortak özelliğiyse sahipleriyle ön plana çıkan yerler olmasıydı. Safran’ın sahibi Aslı Altan, Buz’un sahipleri Ender Saral ve Lal Dedeoğlu’ydu ve her iki mekana da bu insanların arkadaşları ve kendi çevreleri gelirdi. Safran’ın müdavimleri daha çok entelektüeller, gazeteciler, yazarlar ve bazı sosyetik simalardı: Menderes Utku, Perihan Mağden, İsmet Berkan, Yıldırım Türker... Buz’un müdavimleri arasında da yine Menderes Utku, Hakan Yıldırım, Ece Sükan, Özlem Önal ve Mine Kalpakçıoğlu’nu hatırlıyorum.

DÖNEMDAŞI: Toch Down

 
Kapılar gece üçte kapanır ertesi gün öğlen ikide çıkardık

Dansçı Cenkhan Toplu’dan 2019 kafası

Club 2019, Kafdağı’nın ardından getirilip (Ceylan Çaplı’ydı getiren) Maslak’ta bir araba mezarlığına konan; müzik, dans, eğlence ve marjinalliğin mabedi gibiydi insanların gözünde. Ve gururla söylüyorum ki o çorbada benim de tuzum oldu. O yıllarda sayıları az olduğundan her akşam doluydu mekanlar. İstanbulun bütün sanatçısı, sosyetesi, işadamı, bohemi 15-20 mekan arasında gezerdi; bilirdiniz hangi saatte kim nerededir...

Yaz akşamlarının değişmez mekanları Pasha, Zihni ve Süleyman Nazif. Şaziye’de Kenan Doğulu çıkardı, Etiler Arto, Aydın ve Utku’ya emanetti. Taksim’de hemen herkesin gittiği Kemancı vardı. Özlem Tekin ve Şebnem Ferah aynı grubun müzisyeniydiler, en iyi müşterilerin kocaman barın arkasında eğlendiği Üst Kemancı’da...

Biz 2019’da gece 23.00 gibi giderdik işe, müşteriyi kapıda sıra beklerken bulurduk. Maslak’taki benzincinin altı ön garajdı. Zamanın en lüks arabaları dizilirdi kapıya. Türkiye’nin en moda, en şık, en çılgın, en başarılı, en sosyetik lerinin mekanıydı; geceler muhakkak 2019’da biterdi. Yurtdışından sürekli değişik DJ’ler gelirdi ama Kürşat, Tangun ve Mehmet Cavcı mekanın ana DJ’leriydi. VIP girişi kuleden geçilerek yapılırdı. Gece üçte kapılar kapanır; dörde kadar sadece tanıdıklar alınır, müziğe dansa ve marjinalliğe açılan kapılar dışarıya kapanırdı. Gece, sabah sekizden dokuzdan önce bitmezdi. Öğleden sonra ikilerde çıktığımızı da çok bilirim mekandan. 
 

2000’LERİN ORTASI....

 

Cahide, İzzet Çapa ve arkadaşları

Nurcan Akad’dan bir ekip hikayesi

Cahide, gezmeyi, eğlenmeyi seven her İstanbullunun en az bir kez kapısından girdiği, İstanbul’a yolu düşen dünya starlarının mutlaka uğradığı, ünü Türkiye’nin sınırları dışına taşmış bir kabare-restoran. İzzet Çapa’nın çok genç yaşta başladığı işletmecilikte açıp kapadığı 10’a yakın mekanda provasını yaptığı, olgunlaştırdığı başyapıtı. Markalaşma süreciyle, müşteri açısından tasarım harikası, gazeteci gözüyle bir başarı hikayesi...

Gelişimini yakından izlediğim için, itiraf etmek gerekirse en çok, Pera’daki 15 numaralı daracık eski binanın ikinci katındaki halini sevdim. Adını aldığı, Türk sinemasının efsane oyuncusu Cahide Sonku’nun şaşaalı günlerine, fırtınalı aşklarına, acılarına, sevinçlerine tanıklık etmiş iç içe odalarda, bara dönüştürülmüş ensiz uzun koridorunda, İzzet Çapa’nın sürprizlerle dolu yaratıcılığı kadar, eski sahibinden kalan bir tılsım da vardı. Eskilerin söylediği gibi ‘ismiyle müsemma’ydı. Feminen, şaşaalı, eğlenceli ve en fazla da şaşırtıcı...

Bu özelliklerini hiç kaybetmeden yıllar içinde büyüdü, gelişti. Her mevsim yenilendi. Konsept değiştirdi, şovlar zenginleşti, drag queen’ler birden üçe, sonra beşe, sonra 15’e çıktı, oryantaller, zenneler, erkek dansçılar eklendi, mutfak zenginleşti, ekip büyüdü, müşterileri arasına cazseverler, önceden dudak bükenler, CEO’lar, CFO’lar, dünya ünlüleri katıldı ama tuhaftır, o tılsım hiç bozulmadı.

Cahide hala ilk günkü kadar kadın dostu, kına gecelerinin vazgeçilmez mekanı, unutulmuş Türk müziği parçalarının hayat bulduğu, eski starların sahnesinde yeniden parladığı sıradışı bir mekan olma özelliğini koruyor. Hem de neredeyse her dakika yeni bir mekanın eğlence dünyasına adım attığı, bizzat İzzet Çapa’nın yeni markalarıyla kendi eliyle yeni rakipler yarattığı bir ortamda. 10 yıldan bu yana kalitesinden, sürprizlerinden, şaşırtıcılığından ödün vermeden.

 

1990’LARIN SONU 2000’LERİN BAŞI...


Onur Baştürk’ten clubber kafası

 

90’ların sonunda ‘clubber’ diye bir şey vardı. Elektronik müziğin şaha kalktığı dönemdi. ‘Rave’ dönemiydi.

Park Orman’da ilk açıkhava elektronik müzik festivalinin (1998) kotarıldığı zamanlar... Ki çok net hatırlıyorum, binlerce hevesli clubber’la beraber sabaha kadar bıkıp usanmadan dansetmiştim. Gün ışığıdığında dans pisti kenarında uyuklayan da vardı, hala ısrarla danseden de…

O dönemin kulüpleri de kendi çapında efsaneydi.

Etiler’deki sosyetik High End (ki Ece Sükan’ın kapısında çalıştığı, sonradan kundaklanıp kül olmuş bir mekandır)… Talimhane’de Ceylan Çaplı’nın 14’le komşu Twenty’si...

Ve Beyoğlu’ndaki Magma… Özellikle Magma unutulmazdır. Getirdiği DJ’ler, konserlerle ve tabii ortamının şahane loşluğuyla unutulmaz bir yerdi. Bildiniz canım şimdiki Indigo. Mekanın 2000’le beraber Milk olup kılık/isim değiştirmesiyse pek hayırlı olmadı Magma için.

Müdavimleri hızla elini eteğini çekti oradan ve çok geçmeden ‘clubber’ tayfa için yeni bir mabet bulundu: Godet.

Godet efsanesi, şimdi halen Club Karaoke olan o küçük mekanda başladı. Ve kısa sürede patladı desek yeridir.

Bu arada Talimhane’de çok çok eskiden (80’lerde yani) Taxim Night Park olan dev hangar mekanın 90’ların sonunda önce Millenium sonra da Jukebox ve Seventh House olduğunu ve buranın da gece yarısından sabaha dek azgın clubber’ları az ağırlamadığını belirtmiş olayım.

Tüm bu elektronik müzik fonuna o dönem eşlik eden şeyse elbette extacy idi. Kimi clubber’ın olmazsa olmazı haline gelen bu hap şeklindeki uyuşturucuyla patlamak ve sürekli su içmek suretiyle aralıksız zıplamak o dönemin gelenekselleşmiş hareketlerdendi.

Ex’in patlaması beraberinde mekanlardaki sivil polislerin de patlamasına yol açtı tabii ki…

Kulüp olayının bitiş düdüğüyse sanırım son Godet (Sürmeli Otel tepesinde açılan) ile verilmiş oldu.

Artık karanlık kulüplerde sabaha kadar aynı ritimle dansetme olayı yerini yavaş yavaş daha disko, daha house, daha sohbet etmeye müsait müziklere bırakıyordu çünkü.

Nitekim bu yüzden Nu Pera’ya gitmeye başladı insanlar.

Ortaköy’de açılan Crystal’e ancak gecenin sonunda canları isterse gitmeye başladılar.

Ve böylece bir dönemin elektronik çılgınlığı ‘fade out’ bir şekilde sona ermiş oldu.

 

GÜNÜMÜZ...

 

Herkesin kendi gerçekliğini yaşadığı postmodern Türkiye’ye hoşgeldiniz. bundan sonrası size ait: Ne takip edilecek ana bir trend, ne gidilecek belli başlı mekanlar ne de arıştırmadık/çalkalamadık tarz var.

Bir yanda foton kuşağının fütürüstik müzikleri, diğer yanda kendi zamanında bile bile bu kadar tutulmamış 70’ler, 80’ler partileri, remiksleri...

Bir yanda poptan arabeske kayan müzikler, diğer yanda füzyon yapan türkü barlar...

Kimisi daha uzun soluklu, kimisi sadece bir sezonun uçucu köpüğü...

Şimdilik emin dolduğumuz tek şey var: Bazı mekanlar var ki, trendler ne yönde değişirse değişsin, tınılar ne yöne evrilirse evrilsin varlığını korumayı,kendisini değiştirmeyi ve isminden sürekli bahsettirmeyi beceriyor.

Buyrun Kuruçeşme’deki Reina. Balkanlar’da da biliniyor, Kafkaslar’da da. Artık sadece İstanbul’un değil, neredeyse bütün Doğu Akdeniz’in en ünlü mekanı.

Ya Tepebaşı’ndaki Nupera? Yıllar, mevsimler değişiyor; Nupera da, müdavimleri de tıpkı manzarası gibi yerinde duruyor hatta gençleşiyor.

Ha keza Ulus 29, Şamdan, Lucca...