Ege Anasayfa
09 Eylül 2011
Atatürk ve İzmir (Anılarla)
İzmir’e girdikten sonra üzerinde sivil elbise, bir kaç arkadaşıyla Kramer Palas Oteli’ne gelirler. Salona girerlerken, Rum bir garson dikilir!

KRAMER PALAS

“Yerimiz yoktur efendim” der. Mustafa Kemal, “Canım şöyle bir köşeye sığışsaydık...” Bozuk Türkçesi ile garson direnir. “Mümkünsüzdür efendim yerimiz yoktur...” O sırada müşterilerden biri onu tanır, “Mustafa Kemal Paşa!” diye bağırınca herkes fırlar alkışlar, çığlıklar yükselir. Bu sefer aynı Rum garson: “Emriniz paşam!...” diye sorar.
Gazi, garsona: “Kral Kostantin İzmir’e geldiği zaman buraya oturup bir kadeh rakı içti mi?” diye sorar.
“Hayır Paşa efendimiz.”
“Yazık” der Mustafa Kemal, “Öyleyse neden İzmir’i almak istemiş” diye ilave eder.
Atatürk Kramer Oteli’nde oturup içki içerken, grubu seyrederek, “İzmir’in kordon boyunda güneşin batışını seyrederken bir bardak içki içmek dünyanın en mutlu olaylarından biridir”demiştir.

ATATÜRK VE ÇOCUKLAR

12 Nisan 1934 saat 19.00’da geldiği İzmir Şehir Gazinosu’nda, “Uzun senelerden beri bu kadar güzel manzara karşısında bu kadar güzel bir bira içmedim, burası ömür bir yer” demişti. Atatürk, 12 Nisan 1934 akşamı İzmir Palas salonlarında Hâkimiyet-i Milliye Okulu da çocukların menfaatine verilen baloyu şereflendirir. Ali isminde bir öğrenci ortaya gelir, fakat heyecanından bocalar, konuşamaz... Derken küçük Ali coşar kendinden geçer, kollarını ona doğru uzatarak içten gelen bir sesle, “Senin ismini andıkça, senin resmine baktıkça, seni karşımda görünce damarlarımda bir şeylerin kaynadığını duyuyorum. Ah seni doya doya öpmek istiyorum” diye haykırır.
O zaman, o da kollarını açar, “Öyleyse gel...!” der. Ali koşar boynuna atılır, diğer çocuklar durur mu?
“Biz de, biz de...” diye bağırarak koşarlar. Öperler... öperler... Vali Kazım Dirik, paşalar, yaverler, herkes heyecandan ve sevinçten ağlamaktadır. Bir avuç Türk yavrusunun içten gelen coşkunluğu, onu sarsmış, heyecanlandırmıştır. Gözlerine dolan yaşları zapt etmek için dudaklarını ısırır, sonra heyecandan titreyen sesle yanındakilere dönerek:
“İşte benim neslim bunlar... Bunlarla biz akranız” der.

ATATÜRK VE KÖYLÜ

Bir anıyı Mahmut Baler anlatır:
“Atatürk bir gün (12 Ekim 1925) İzmir’den Nif’e (Kemalpaşa) gidelim buyurdu. Nif’e gidiyoruz açık otomobille. Giderken yolu şaşırdı şoför, bir tereddüt geçirdi. Orada bir ihtiyar, çift sürüyordu. Atatürk, (şu ihtiyara sor yolu) dedi. İhtiyara işaret ettiler geldi. Gözünü Atatürk’e dikti. Bir şey söylemeden gözünün içine bakarak duruyor. (Ne bakıyorsun baba gözüme) dedi. (Sen Gazi paşamız olmayasın) dedi. (Evet, ben Gazi Paşayım) dedi. (Dur, evvela ben senin ayağını öpeceğim) dedi. Açık arabanın hemen kapısını açtı, yığıldı ayağını da öptü elini de Atatürk’ün. Atatürk, (Sağ ol baba, biz yolumuzu şaşırdık) dedi. Anlattı yolu. Atatürk Salih Bey’e (Bozok) (Babaya bir şey ver de çocuklarına bir hediye alsın) dedi. Salih Bey çıkardı 200 lira - 300 lira mı böyle bir şey uzattı. Salih Bey’in eline şöyle vurdu adam. (Paşam bu ne, sen bize vatanımızı, ırzımızı, namusumuzu, dinimizi, bütün varlığımızı hediye etmiş adamsın bir de üstüne para veriyorsun. Beni bu kadar küçük mü gördün sen) dedi Atatürk’e.
Adam öyle bir heyecanla konuştu ki Atatürk çok tesir altında kaldı. Hepimizin gözünden yaş aktı. (Çocukların var mı) dedi Atatürk. (İki tane) dedi. (Salih adresini al babanın, çocuklarını Ankara’ya götürüp orada okutalım), adama da, (Çocuklarını ben okutacağım) dedi. (Allah ömür versin) dedi. Gene sarıldı ayaklarına, kaldırdılar elini öptü, oradan ayrıldı.”

ŞAPKA İNKILÂBI

Yazar Falih Rıfkı Atay İzmir gibi aydın çevreler varken ilk şapkayı niçin Kastamonu’da giydiğini Mustafa Kemal’den sorar ve şu cevabı alır:
“İzmir halkı beni birçok defa gördü. Eğer orada şapka giysem bana değil, şapkama bakarlardı. Beni ilk defa görenler ise şapkamla olduğu gibi kabul ettiler.”
Şapka devrimi yıllarında 11-16 Ekim 1925’de Atatürk Karşıyaka’ya vapurdan başında hasır bir şapkayla çıkmıştır. İzmirliler kendisini başlarında şapka ile karşılamışlardır. Halk şapka namına ne varsa başına geçirmişti. Silindir şapkalı hamallara bile rastlanmıştır.

Dr. MUSTAFA ENVER BEY

Atatürk 31 ocak 1933’de Gülcemal vapuruyla saat 14.00’de İzmir’e gelir. Vapur İnciraltı Kale açıklarına geldiğinde Atatürk ve yanındakiler güverteye çıkar. Manzara enfestir  Atatürk, sessiz ve hiç kıpırdamadan İzmir’i seyretmektedir.
Aniden Nuri Conker sessizliği bozar;
“Eh artık İzmir’e vasıl olduk. Bakalım valimiz Kazım Paşa bize ne sürprizler hazırladı. Yine kim bilir ne palavralar sıkacaktır?”
Bu söz Afet İnan Hanım’ın gücüne gider, çünkü Kazım Paşa’yı çok sevmektedir ve aralarında derin dostluk vardır, zendini zapt edemez ve Conker’i cevaplar: “Niçin böyle söylüyorsunuz? Kazım Paşa çalışkan, dürüst bir idarecidir.”
Conker yine gülerek, “Yok canım dürüstlüğüne sözümüz yok. Ama çok uydurur” der. Afet Hanım yine Kazım Paşa’yı savunmaktadır. Etrafındakiler de gülmektedir. Atatürk ise hiç renk vermeden konuşmaları dinlemektedir.
Vapur İzmir Limanı’na girer. Rıhtımda Vali Kazım Dirik Paşa ve komutanlar beklemektedir. Törenden sonra Birinci Kordon’da Atatürk’ün evine giderler (şimdiki Atatürk Müzesi) üst kat salona çıkılır ve bütün devlet ileri gelenleri, uzun masanın etrafına oturur. Atatürk masanın bir ucunda, öteki uçta ise Vali Kazım Paşa vardır. Yavaş yavaş yorgunluk çayları yudumlanmaya başlanır. Bir süre sonra Atatürk, Kazım Paşa’ya dönerek sorar;
“İzmir’de ne var ne yok Kazım Bey?” Kazım Paşa cevap verir: “Paşam İzmir’de imar çalışmalarımız hızla ilerlemektedir. Önemli bir girişim yaptık.sİzmir Devlet Hastanesi’nin kurucusu ünlü operatör doktor Mustafa Enver Bey’in vefatı üzerine bir büstünü yaptırarak Alsancak’a diktik. Bu değerli doktorumuz ömrü boyunca bu vatana hizmet etmiş ve yüz bine yakın ameliyat yaparak milletimize şifa dağıtmıştır.”
Kazım Bey’in son cümlesinden sonra Nuri Conker’in kahkahasını patlattığı duyulur: “Demedim mi? Demedim mi? Vali Paşa biri bin yapar diye.”
Atatürk ve Afet Hanım dışında herkes gülmeye başlar. Kazım Paşa kıpkırmızı kesilmiştir. Konuşmasını kesmiş ve dikkatle Conker’e bakmaktadır. Ortada gergin bir hava eser. Afet Hanım derhal Kazım Paşa’ya dönerek sorar.
“Doktor Mustafa Bey kaç yaşında operatör olmuş ve acaba kaç yaşında mesleği terk etmiş? Bunu acaba tespit edebildiniz mi?”
Kazım Paşa cevap verir: “22 Yaşında operatörlüğe başlamış, savaş yıllarında cephelerde ve barış zamanı hastanelerde cuma ve pazar günleri dışında tam 56 yıl ameliyat yapmış. Emekli olduktan sonra bile cerrahi çalışmalarına devam etmiş.”
“Peki günde kaç ameliyat yaparmış?”
“En az on ameliyat yaparmış” Derhal eline kağıt kalem alan Afet Hanım hesap yapmaya başlar. “Haftada beş, ayda yirmi gün çalıştığına göre yılda 240 gün çalışır. Bu yılda 2400 ameliyat eder. Meslekte fiilen 56 yıl çalışmış bunun 6 yılını atalım 50 yılda karşımıza yüz yirmi bin ameliyat çıkar. Kazım Paşa olanı az bile söylemiş.”
İşin başından beri gelişmeleri büyük bir sükunetle dinleyen Atatürk alkışlar ve  bir yanardağ gibi patlar:
“Aferin Afet; Hem Kazım Paşa’yı hak ettiği temizliğe çıkardın, hem rahmetli büyük vatansever Dr. Mustafa Enver’in ruhunu aziz ettin, hem de Nuri Efendi’nin ağzının payını verdin. Aferin sana!...”

TÜRK’ÜN ÇARIĞI

Atatürk 13 Nisan 1934’te Bergama’ya gelir. Antik yerler ve Asklepion gezilir, Osman Beyatlı ve Alman arkeologlar açıklama yaparlar. Eski uygarlıklar üzerine hayranlık derecesine varan anlatımlar yapıldıkça Atatürk sıkılmaya başlar ve: “Biraz daha kazarsanız Türkün çarığı çıkar” diyerek yabancı hayranlığı yerine Türk kültürüne ağırlık vermek gerektiğini çok güzel bir biçimde dile getirir.

NAİM PALAS HOTELİ

1926’da İzmir’de Naim Palas’ın alt kat taşlığında kurulan kalabalık sofrada, perdeler kapatılınca, “Açın! Kapıları ardına kadar açın. Ne varsa millet görsün ve bilsin ki biz işte böyle yemek yiyoruz, böyle içki içiyoruz... Merak ederler önce birikir, bakarlar, sonra görürler anlarlar ve kendi işlerine giderler” demişti.
Gerçekten de söylediği gibi çıkmıştı önce uzanıp baktılar sonra çekilip gittiler. Atatürk resmi ve hususi hayatında, itiyatlarını ve telakkilerini saklayıp gizlemek, olduğundan ayrı gözükmek için hiçbir riya perdesine ihtiyaç görmemiştir. Kusurlarını, eksiklerini benimsenmeyecek taraflarını,
“İnsanlardan biri” olmanın tabiiliğine bağlamış, perdelemek ihtiyacı duymamıştır.