Her fırtınadan sonra denizi daha çok seversin

Tek kelimeyle anlat deseler, "Müthişti!" derim. Heyecan verici. Büyüleyici. Hiç ayrılmak istemedim. O anlatsın, ben dinleyeyim...

Sadun Boro’yu çok sevdim. Bana sorarsanız "kahraman" odur. Harbi kahraman. Her şeyden önce, hayallerini gerçekleştirebilmiş bir adam. Tekneye ve yelkene hakim. Bilgili. Onun tekneyle dünya turuna çıktığı yıllarda, teknoloji bugünkü kadar gelişmiş değil tabii, GPS falan hak getire! İnsanlar yönlerini bulabilmek için gökyüzüne bakıyorlar. Size de öyle gelmiyor mu? Bunlar bana sanki gerçeküstü şeylermiş gibi geliyor. Sadun Boro ve karısı Oda Boro, bundan /images/100/0x0/55ea100ef018fbb8f868e88040 yıl önce 10,5 metrelik bir tekneyle 3 yıl boyunca dünyayı gezdiler. Pasifik Okyanusu’nu ve Atlantik’i geçtiler. Hálá yılın 8 ayı, dünya seyahatine çıktıkları tekneleri Kısmet’te yaşıyorlar. Doğal, süssüz, hakiki ve şahane bir ikili onlar. Peki, biz onların tecrübelerinden ne kadar yararlanıyoruz: Soru işareti. Kafanızı daha fazla şişirmeden, huzurlarınızdan çekilip sizi Sadun Boro ile baş başa bırakıyorum...

Deniz merakı...

- Küçüklükten... İstanbul’da Erenköy-Caddebostan sahili... O zamanlar her tarafta mis gibi tertemiz plajlar var. Ben vuruluyorum denize. Galatasaray’da okuyorum, ilkokul 3’üncü sınıftayım. Mahalledeki arkadaşlar olarak 3’er lira verip 18 liraya Kurbağalıdere’den sandal alıyoruz. At arabasına yükleyip Erenköy’e getiriyoruz, getirirken yere düşürüyoruz. Bizim için büyük macera. Sonra da bir arkadaşın evinin bahçesinde boyayıp denize indiriyoruz. Zavallı sandal, o kadar afacanın elinde n’olacak, ilk lodosta parçalandı gitti...

Evdekiler ne diyor bu deniz sevdasına?

- Sinir oluyorlar! Ortaokulda biriktirdiğim 50 lirayla onlardan habersiz ilk sandalımı aldım, "Ya satarsın ya yakarız" dediler. "Tamam tamam" deyip oyaladım onları. Bir iki yaz o sandalla idare ettim ama aklım fikrim yelkende. Lise 1’e geçtiğimde bir tekne yaptırsam mı diye heves yaptım. Benden kaçar mı, yaptırdım. Ayvansaray’da, kurusunu 550 liraya. Bir sene boyunca elime geçen bütün parayı o tekneye yatırdım. Deniz tutkusu böyle bir şey işte! İndirdim tekneyi denize, boyadım, yelken yaptırdım, keyfim yerine geldi.

Bu denli büyük bir deniz sevgisinin bir nedeni...

- Bilsem... Her Allahın günü poyraz esmeye başlayınca, "Bizimki yine çağırıyor" derdik, yelken basar, dolaşırdık. Kafayı denizle bozmuş bir çocukluktu benimki. Yaz başında mayomuzu ayağımıza geçirdik mi, yazın sonuna kadar öyle devam ederdik...

Sonra?

- Galatasaray Lisesi bitti, İngiltere’ye tekstil mühendisliği okumaya gittim. O zamanın modasıydı. Ama ben, meslek kitaplarından çok deniz kitapları okuyorum ve denize dair hayaller kuruyorum. O yıllarda başladım, "Ah ben de gitsem" demeye. "Yatching World" diye bir dergi vardı, arka sayfasında ilanlar çıkardı. Orada okudum: "10.5 metrelik bir yelken teknesiyle, kumanda masrafına iştirak etmek kaydıyla, Yeni Zelanda’ya gitmek isteyenler şuraya müracaat etsin." Başvurdum. Meğer 200 küsur müracaat olmuş. Üç kişiyi kabul ettiler, aralarında ben de varım! Mektep 1952 baharında bitti, diploma cebimde, ertesi gün o tekneye gittim.

Aileniz ne diyor?

- Haberleri yok! Okulu bitirdikten sonra Sümerbank’ta çalışacağım, onlardan yol paramı da almışım, dönüyorum. Yalan değil, gerçekten de dönüyorum, ama dünyanın öbür tarafından! Tekne sahibi, 50 küsur yaşlarında bir adam, denize çok meraklı ama yelken tecrübesi hiç yok, askerliğini bahriyede yapmış, teorik olarak da navigasyon biliyor... Bir de bir İngiliz var, onun zaten son anda bir sağlık sorunu çıktı, gelemedi. Bir de ben varım. Benim tecrübem de Caddebostan’la sınırlı...

Eeeeee?

- Biz çıktık yola. İrlanda açıklarında ilk fırtınamızı yedik. Üç gün filan olduğumuz yerde dalgalarla boğuştuk. İlk seferinde insanın ödü patlıyor, ama sonra fırtına bitiyor, yaşadıklarını unutuveriyorsun...

Aylar geçiyor herhalde, sizi arayan kimse yok mu?

- Kart atıyorum, habersiz bırakmıyorum ki. "Yolcu gemisiyle dolaşıyorum" diyorum. Derken Kanarya Adaları’ndan Karayip Denizi’ne açıldık, o zamanlar Atlantik’i geçen tekne sayısı iki elin parmaklarını geçmezdi. Tam 38 gün sürdü. Barbados’ta müthiş tezahüratla karşılandık...

AÇIK DENİZİN CAZİBESİ

İlk açık deniz tecrübeniz...

- Evet, evet. İşte o zaman zehirlendim ben. Açık denizlerin kendine özgü bir büyüsü, cazibesi vardır. Baştan çıkarıcı bir mikroptur, bir kere girdi mi bedenine, ancak ölünce kurtulursun. Tekne sahibi, "Ben 6 ay burada, Barbados’ta kalmak istiyorum" deyince, Türkiye’ye döndüm. Uçak havalandı, şöyle aşağıya baktım ve kendi kendime ahdettim: "Atlantik, seni bir daha geçeceğim! Ama kendi bayrağım ve kendi yelkenlimle!"

Sözünüzü tutabilmeniz kaç yılınızı aldı?

- 10.

O 10 yıl boyunca ne yaptınız?

- Memur olarak çalıştım. Sümerbank’ta. Laf olsun diye. Sevdiğimden değil. Ve tabii hep o hayalle yaşıyorum. Orayı burayı tırmalıyorum, sponsor bakınıyorum. Bütün gazetelere başvurdum. Haldun Simavi’ye gidiyorum, Abdi (İpekçi) sınıf arkadaşım, onun vasıtasıyla Ercüment Karacan’a gidiyorum. "N’apsam, n’etsem" derken, 1958 yılında Oda’yla tanıştım, birbirimize aşık olduk...

O da sizin kadar deniz tutkunu mu?

- O beni seviyordu! Ama deniz tutkumu da biliyordu. Bu işi birlikte yapmaya karar verdik. Önce iş değiştirdim, Tarsus’a geçtim, Çukurova Fabrikası’na. Maaş daha fazla, bir an evvel tekneyi yaptıracağız ya... Cebimde 4500 lira varken 60 bin liralık tekne ısmarladım. İki sene çalıştım orada. Kurusu bitti bizim teknenin. Yelkeni yok, boyası yok, motoru yok ama azimliyiz. 1964 senesinde evlendik. O da ayrı bir maskaralıktı!

Neden?

- Gazetelere haber olacak bir nikahtı da ondan. Badem şekeri niyetine 2 kilo sarmısak ayıkladım, çikolata niyetine de İskenderun’dan süs biberi geldi. Maksat gülelim, eğlenelim... Bir de bir ilan yazdım. "36’ncı baharında, iki başlı, dört ayaklı olmaya karar veren Sadun Boro’nun yarın şu saatte Kadıköy Evlendirme Dairesi’nden cenazesi kalkacak!" Abdi bu ilanı Hasan Pulur’a vermiş, onun da hoşuna gitmiş sütununda günün ilanı diye yayınladı. Nikah şekerinden yiyenlerin ağzı burnu yandı, nikah memuruna güzel bir çikolata kutusu hediye ettik, içinden canlı pavurya çıktı. Ertesi gün sadece Milliyet’te değil, Hürriyet ve Tercüman’da da manşetteydik. Hatta birileri bizi mahkemeye vermiş, evlilik müessesesini rencide etmekten dolayı. Ama bak kaç yıl oldu hálá evliyiz Oda ile...

Evlilikten korkuyorsunuz, bütün bu tantana o yüzden mi?

- Tabii, tabii. Ben yeryüzünde evlenecek en son adamdım. Hem istiyorum hem korkuyorum. Ama beraber dünyayı gezeceğiz, evlenmeden yola çıkmak bize yakışmazdı...

Bu seyahat uğruna mı evlendiniz yani?

- Dünya seyahatine çıkıyoruz ya, evlilik ne ki! 1964 senesiydi, tekne denize indi. Oda, evdeki dikiş makinesinde yelkenleri dikti. Apadisitti, şuydu, buydu bütün ameliyatlar olundu. Ve... Ve... Ve... 1965 senesinde, 22 Ağustos pazar sabahı çok erken bir saatte, kimsenin haberi olmadan, Caddebostan’dan yola çıktık. Üç sene süren bir macera... Müthiş bir tecrübe!

DENİZE DÜŞTÜN MÜ BİTTİN

Ne kadar büyük bir delililik bu... Ne kadar tehlikeli?


- Her şey çok iptidai tabii. O yıllarda bugünkü gibi elektronik cihazlar yok. Yönümüzü bulmak için yıldızlara bakıyorduk. Üç sene boyunca evle bir kere bile telefonda konuşmadık. Şimdi el kadar bir uyduyla dünyanın neresinde olursan ol, konuşabiliyorsun. 24 yaşındayken o ilk seyahati yapmış olmasaydım, böyle bir işe asla kalkışamazdım, tehlikeli tabii...

En büyük tehlike ne?

- Denize düştün mü bitti. Bir daha bulunamazsın. En basit ama en önemli kural: Düşmeyeceksin!

Fırtınada ne yapıyordunuz?

- Ne yapacağız? Girip içeri yatıyorduk.

Nasıl yani?

- Yapacak bir şey yok ki. Yelkenleri ufaltıyorsun, dümeni ayarlıyorsun, o esnada kendini bir yerlere bağlıyorsun, sonra içeri girip uyuyorsun. İki üç gün devam eder o fırtına. Tekne sürüklenir durur. Bazen 60-70 mil sürüklenir, açık denizde önemli değil, sahile yakınsan dikkatli olacaksın, karaya bindirmemek için...

Peki dalgalar?

- Üzerinden dalga da geçer ama teknenin bir yeri kırılmadığı müddetçe sorun yok. Ufak tekne ceviz kabuğu gibi sallanır, hatta devrilir ama yine su yüzüne çıkar, bir şey olmaz.

O seyahat size ne verdi?

- En çok gurur verdi, gittiğimiz her yerde Türk yelkenlisi Kısmet diye anılıyorduk, Türk bayrağını dalgalandırıyorduk. Pek çok farklı insanla tanıştık: Yamyamlarla, korsanlarla filan... Şaka yapmıyorum, yamyamlar bana çok şaşırmadı esmerim ya, ama Oda’yı görünce mavi gözlü sarışın, inanamadılar...

Korsanlar peki?

- Gemilerin en büyük tehlikesidir, korsanlar teknenizi basar. Hálá da vardır. Endonezya açıklarında başımıza geldi. 7-8 tane mitralyozlu korsan Kısmet’e çıktı. Baktılar ki hiçbir şey yok teknede, çekip gittiler.

Bir de Miço vardı değil mi sizinle...

- Evet, Kanarya Adaları’nda bir de gemici aldık: Üç aylık bir kedi yavrusu. Bir arkadaşımızın teknesinde doğdu, hiç karaya çıkmamış bir kedi, çok şeker bir şeydi. Yelkenliyle dünya seyahatini tamamlamış yegane kedi olduğunu düşünüyorum...

Nasıl geçiniyordunuz?

- Yazı karşılığı 150 dolar para geliyordu. Yazıları mektupla Hürriyet’e gönderiyordum. Necati Zincirkıran denizci olduğu için çok ilgileniyordu seyahatimizle. Çok iyi verdiler haberi, muazzam bir yankı yaptı. Her limanda, Türkiye’den yüzlerce mektup alırdık.

Kilo kaybetmediniz mi?

- Kaybetmez miyiz? Kemiklerim derime yapışmıştı, 54 kiloya düşmüştüm, şimdi 80 kiloyum, düşün.

Fırtına atlatmak ne öğretir insana?

- Her atlattığın fırtınadan sonra, denizi daha çok seversin, bağlanırsın. Hayatımın en müthiş deneyimi diyebilirim. Ama her güzel şeyin bir sonu var, sonra döndük...

Nasıl bir karşılama...

- Bütün arzum kimsenin haberi olmadan dönmekti. Sessizce. Gittiğimiz gibi dönmek ve aynı yere demir bırakmak. Olamadı. İş bizim kontrolümüzden çıkmıştı. Çok şaşaalı bir karşılama oldu.

Tekneden indikten sonra nasıl bir adam oldunuz?

- Nasıl yürüyeceğimi bilemedim. Sadece bu mu? Normal hayata da adapte olamadım. Tekrar çalışmam gerekiyordu. Fecaat! Müthiş bir özgürlük duygusu tatmıştım, o cendereyi hayal et... İttir kaktır bir 7 sene daha çalıştım, fabrika yöneticisi olarak. Ama o kadar doğama aykırıydı ki! Çok iyi para kazanmama rağmen işi bıraktım. Kızımız Deniz, 6-7 yaşına gelmişti. Tekrar bir dünya seyahatine hazırlandık, Yine Hürriyet’le. Ne var ki, insanın çocuğu olunca "Bizim için iyi de ya kızımızın geleceği?" diye düşünmeye başlıyorsun. Deniz’in 4-5 sene okuldan ayrı kalması ne derece doğruydu? Dünya turuna değil de, üç senelik bir seyahate "Tamam" dedik, Karayipler ve Amerika’nın Doğu Sahili’ni gezdik. Döndük, pılımızı pırtımızı toplayıp Bodrum’a taşındık.

Sonra ne yaptınız?

- Oturdum dört kitap yazdım. Son olarak da bir banka sponsorluğunda Türkiye sahilleri için rehber kitap yaptım. Türk denizciliğine manevi borcumdu. Teknesi olan hemen herkeste bu kitap var, onunla dolaşıyorlar.

Su görmeyen bir yerde yaşabilir misiniz?

- Lafına bile tahammülüm yok! Allah bana denize çıkamayacağım günü göstermesin. Yılın 8 ayı denizdeyim hálá. Ahtopot yemeklerim meşhurdur. Beklerim.
Yazarın Tüm Yazıları