Ankara’nın “iki” iktidarı...

Hesapladım, Çankaya Köşkü’nde konuk devlet başkanları onuruna verilen yemeklere katılmayalı 14 yıl olmuş. Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığı döneminde, Türkmenistan, Özbekistan ile başlayarak, bağımsızlığını yeni ilân Türkî cumhuriyetlerin devlet başkanları, Balkan ülkeleri ile Arap ülkeleri cumhurbaşkanları için düzenlenen yemeklerin bir kısmına katıldığımı hatırlıyorum. 1991 ile Özal’ın vefat ettiği 1993 arasında.

Haberin Devamı

Süleyman Demirel, Köşk’e çıktığı vakit, o tür yemeklerin protokol listesinden çıktık. Demirel ve Ahmet Necdet Sezer dönemlerinde, “Köşk mutfağı” nasıldı bilmiyorum ama eğer Celâl Talabani onuruna düzenlenen yemek bir istisna değilse, Abdullah Gül, Çankaya’sının mutfağı, Özal dönemiyle kıyaslanamayacak kadar, tek kelime ile, berbat.

Mönüde, sırasıyla “Etli Yaprak Sarma”, “Peynirli Puf Böreği”, “Karışık Izgara Tabağı”, “Mevsim Salatası”, Karışık Türk Tatlıları” ve “Çay, Kahve” vardı. İsteyene “Doluca Sarafin Fumé Blanc” beyaz şarap ile “Doluca Karma-Merlot Boğazkere” kırmızı şarap da ikram edilmişti.

Etli yaprak sarma, televizyon uzaktan kumandalarında kullanılan en küçük cinsten kalem piller inceliğinde, birkaç tane idi. Ortada azıcık yoğurt. Ama, buz gibi geldiler. Yağı donmakta. Peynirli puf böreği, hayatımda yediğim en yavan puf böreği olmalı. Tat ile ilişkisiz. Karışık ızgara tabağında, birkaç küçük, üstelik soğuk et parçası.

Haberin Devamı

Böyle yarı-aç kalkılan bir yemeğin ardından, insan, o saatte Köşk’e yakın Beykoz İşkembecisi’ne gitmeyi, kelle-paça yiyerek karnını doyurmayı düşünebilir.

Celâl Talabani’nin yemekleri –nerede olursa olsun- sofrasındaki bolluk ve hele envaî çeşit kebap ile bilinir. Cuma gecesi, Çankaya Köşkü’ndeki yemek davetlilerin önemli bir bölümü, o sofrayı yaşamıştır. Bizim bazı devlet görevlileri dahil. Birçok kişi, şayet “fesat” düşünmeyi aklından geçirse; masalara servis edilen yemeklere bakıp, Talabani’nin “onur konuğu” olduğu yemeğin, aslında kendisine yönelik bir “istiskal” niyeti taşıdığı, bu yolla bir “siyasi mesaj” verildiği hükmüne ulaşabilirdi.

(Niyetin bu olmadığını, ayrıca“pragmatizmi” protokol duyarlılığına göre çok daha öncelikli olan Talabani’nin de buna takılmayacağını biliyorum.)

Çankaya Köşkü’nün benim 14 yıl öncesinde hiç bulunmadığım yeni yemek salonu ise, tıpkı eski Sovyet nüfuzundaki, komünist rejimli Doğu Avrupa ülkelerinin soğuk, ruhsuz havasını taşıyordu. Örneğin, Çavuşesku döneminde, konuk yabancı liderlereBükreş’te verilen yemeklerin, mekânı ve havasının böyle olduğuna kuşku yok.

Haberin Devamı

Osmanlı görkeminden sonra Çankaya’da bir “Cumhuriyet estetiği” oluşmamış diye bir sonuca da varamayız. Köşk’ün ilk sakini Kemal Atatürk, bir sofra adamıydı. Turgut Özal döneminden hatırladığım Çankaya Köşkü ortamı da, “emperyal ihtişam”dan ne kadar uzak olursa olsun, 21.Yüzyıl’da iddialı bir Türkiye sezgisi oluştururdu.

Bu gözlemler, “siyaset magazini” merakından kaynaklanmıyor. Ankara’nın “21.Yüzyıl vizyonu” ile, “21.Yüzyıl estetiği”yle, “Türkiye tanımlaması ve gelecek iddiası”yla ilişkili “siyasi anlam” içeriyor.

 

***                      ***                   ***

 

Haberin Devamı

Talabani ziyareti, Türkiye’nin “devlet geleneği”nin Ankara’da hayli yara almış olduğunu, benim gibi İstanbul’da ikamet eden birisinin gözünün içine soktuğu için de dikkat çekiciydi. “Askeri boykot”a muhatap olan bir komşu ülke Cumhurbaşkanı Celâl Talabani. Hem, belki de malûm nedenlerden ötürü, Türkiye’nin en önemli komşusunun Cumhurbaşkanı.

Ortada “askerî erkân”dan kimse yok. “Çalışma ziyareti” olduğu için gerek yokmuş diye açıklanıyor. Ancak, bugüne dek Ankara’ya “çalışma ziyareti” vesilesiyle ayak basan konuk liderler için düzenlenen yemek ya da toplantılarda hiçbir zaman askeri bir şahsiyet bulunmamış ise, o zaman, bu açıklama geçerli olur.

Haberin Devamı

Talabani’ninki “çalışma ziyareti” olduğu için değil, asker; düpedüz, kendisine karşı tavır almış olduğu için Çankaya’da ve Talabani’nin Ankara’da ayak bastığı yerlerde yoktu.

Ankara, sanki “iki devletli” bir yer gibi. Bir Ak Parti hükümetinin “siyasi iktidarı”, bir de askerle temsil edildiği varsayılan, yargı, üniversiteler ve siyasi partiler arasında özellikle CHP ile desteklenen ve kendisini “Cumhuriyet’in sahibi” addeden “öteki iktidar”.

Nitekim, Talabani de, her konuşmasında, bu yapının farkında olarak, “Hükümete ve askere, komutanlara teşekkür ediyorum” demekten geri kalmadı.

Bunu bir Amerikalı ya da Batılı bir devlet başkanı yapsa, normal olarak kıyamet kopardı. Kopması da gerekirdi. Talabani’nin ağzından ortaya konulan bu “anormal” durum, “Ankara anomalisi”ni yansıtan pek “normal” bir şey gibi algılandı.

Haberin Devamı

Çankaya, adeta, yukarıda belirttiğimiz “iki ayrı iktidar” arasında ikincisine “rezerve edilmiş” sayıldığından olsa gerek, Abdullah Gül, “iş yeri”ni taşımış olsa da, “ikametgâhı”nı halâ oraya taşımamış. Çankaya mutfağının hali, bu arada Köşk’ün iç dizaynının bir eski Komünist Doğu Avrupa ülkesi atmosferi taşıması; Gül’ün Çankaya’yı mesken tutmamış olmasıyla ilgili olabilir.

Bu, tabii ki, bir “mutfak sorunu” ya da Çankaya Köşkü’nün dekorasyonu sorunundan öteye bir şey. Türkiye’nin kendisi için yaşamsal önemdeki konularda nasıl karar alabileceği ve uygulamaya sokabileceğini soru işaretlerinde bırakan, ülke için en tahammül edilmez belirsizlik halinin yansımalarından biri bu.

TSK’nın Kuzey Irak’tan çekilmesi üzerine, Genelkurmay ile muhalefet partileri ve ziyadesiyle CHP arasında patlak veren polemik ve bunun dün ulaştığı boyut, Ankara’daki “öteki iktidar”daki derin yarılmayı yansıtıyor. Aynı zamanda da “iktidar konfigürasyonu”nun karmakarışık bir manzaraya büründüğünü.

 

***                 ***             ***

 

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, dün, isim vererek “Deniz Baykal’ın konuşmasını hakaret kabul ettik. Tartışmalarla operasyonun başarısı gölgelendi. TSK’yı hedef alan karşısında beni bulur” dedi ve Genelkurmay Başkanlığı tarafından muhalefet liderlerinin konuşmalarına karşı yapılan o sert, çok sert, içinde “ihanet” imaları bulunan açıklamayı “bizzat ben kaleme aldım” diye ekledi.

CHP’nin tepkisi bir-iki saat içinde ve üstelik Deniz Baykal’dan değil, Mustafa Özyürek’ten geldi. Deniz Baykal, Büyükanıt’ı muhatap almadığı mesajını vermiş oluyordu. Özyürek’in kullandığı sözcükler de zehir zemberek: “Genelkurmay Başkanı’nın muhalefet partilerini hainlikle suçlamaya kesinlikle hakkı yok. Türkiye’de milyonlarca kişinin oyuyla göreve gelmiş bir ana muhalefet partisinin siciliyle ilgili, seviyesiyle ilgili, söz söylemeye, sıfatı ne olursa olsun hiç kimsenin hakkı yok.”

Doğru. Ancak, sadece ana muhalefet partisi değil, milyonlarca oyu temsil eden herhangi bir parti, iktidar partisi için de böyle bir “ölçü” olmak zorunda.

CHP, Genelkurmay’a “Sen araya girme; benim derdim hükümetle” diyor; Başbakan Tayyip Erdoğan da,gürleyerek, “Askeri bırakın, bana gelin” diye göğsünü Genelkurmay Başkanı’nın önünde siper ediyor.” Hafta sonunda bağırıyordu: “Eğer Genelkurmay Başkanı’m ‘üniformamı çıkarırım’, Başbakan ‘siyaset elbisemi çıkarırım’ diyorsa; ya iddianızı ispatlarsanız ya da susarsınız.”

Muhalefet niye sussun? Zaten, bu konuda TBMM’de genel görüşme önerisini vermiş. Yani, doğrudan oklarını hükümete yöneltmiş. Genelkurmay, ikide bir araya girmese, hükümet ile muhalefet arasında TBMM zemininde, olması gereken zeminde konu tartışılacak.

Başbakan, ana muhalefete “Benim üzerime gelin” diye haykıracağına, Genelkurmay Başkanı’na “Paşam, geri çekilme sizin kararınız değildi ki, siyasi karardı. Siyasi sorumluluk bende. Bana bırakın” diyebilse, daha doğrusu böyle bir “rolü” Genelkurmay Başkanı kabullenebilse, Ankara siyasetini kaplayan bu toz-bulutu dağılacak.

Genelkurmay Başkanı, konuyu Tayyip Erdoğan’a bırakamıyor; hem, o tür bir “ittifak”a alışkanlığı yok; hem de “öteki iktidar” adına açıklama tekelinden gelen bir alışkanlığı var.

Bu “karambol”dan ne çıkar?

Siyasi partiler mutabakata varabilse ve herhangi bir gün üreyebilen cinsten olan bu “Ankara krizi” iyi yönetilebilse, “Türkiye’nin sivilleşmesi”ne gidecek yolun kısalması çıkar.

İkisi de gerçekleşmesi zor şartlar...

Yazarın Tüm Yazıları