Endülüs’te sekiz kadın

Esti, gittik. İspanya’ya. Daha doğrusu Sevilla, Cordoba, Granada’ya. Zil, şal ve gül ülkesine... Endülüs’e. Sekiz kişiyiz. Ozon’un filmindeki gibi sekiz kadın. Ayrı telden çalan ama ‘yolculuk’ denmeye görsün, sektirmeden bavul toplayan sekiz kadın.

İki gün Madrid’de kalacak, oradan güneye ineceğiz.

Küçük bir ön hazırlık yaptık. Ön hazırlık dediğim, gidiş dönüş tarihi saptamak. Yoksa kalacağımız oteller, bineceğimiz otobüsler, yerel rehberler hepsi VİP’e emanet.

Gidiş-dönüş tarihini saptamak da az buz iş değil aslında. Bir kere ortada sekiz kişi var. Herkesin işi gücü uğraşı var.

Dünyanın neresine giderseniz gidin, bahar mevsimlerin en güzelidir ama iş İspanya’ya gelince biraz dikkatli olmak gerekir. Daha önce başıma geldiği gibi yolculuğunuz Santa Semena’ya denk düşerse, dünyanın en eğlenceli kentlerinden Madrid’de bile sırtlarındaki ağır haçların altında inleyerek yürüyen kukuletalı adamlar görür, ne lokanta, ne müze, ne alışveriş, ne dans; kös kös geri dönersiniz.

Ortada bir de 1 Mayıs var. Varsın olsun. Hem 1 Mayıs Clau’nun doğum günü hem de Kutsal Hafta’ya benzemez. Kapalı olmasına her yer kapalı olur ama ortalıkta kukuletalı adamların geçit törenini bekleyen, ucu işlemeli mendillerle yaşlı gözlerini silen koyu Katolikler yerine ellerinde kırmızı bayraklarla miting alanına koşan gençler olur.

YARASASI BOL BİR SEYAHAT

Madrid’e gece yarısı vardık.

Otelin nahoşluğu bile keyfimizi kaçırmaya yetmedi. Bavulları bıraktığımız gibi kendimizi dışarı attık. Ilık bir gece. Kendini dışarı atan tek biz değiliz. Bütün Madrid sokakta. Plaza Mayor insan kaynıyor. Museo del Jamon’da değil oturmak, barın yanına ilişmek bile mümkün değil. Dar sokaklardan birinde tapas yenilen şirin lokantayı gözümüze kestirdik. Dışarıda oturma sevdamızdan vazgeçip içeri girdik ve buz gibi birer cerveza istedik.

Una cerveza por favor!

Fransızca’ya aşina olanlar için İspanyolca okumak kolay. Ama konuşmak? Dilinizi yılan gibi çıkarmadan, dişlerinize vurup tıslamadan söylediğiniz her kelime havada asılı kalıyor. Kimse anlamıyor. Dolayısıyla her gün içeceğimiz buz gibi biranın söylenişini doğru dürüst öğrenmek gerek. Aramızda İspanyolca konuşan tek kişi Clau. O biraları ısmarlarken kulak kesiliyor ve tükürük saçma pahasına serbesa, serbesa diye alıştırma yapıyoruz. Doğru söylenişini öğrendiğimiz tek kelime bu olsa neyse. Neden bilmem Clau, hepimize İl Muercielogo demeyi öğretiyor. Gece bittiğinde mükemmel bir İspanyolca ile bira isteyebiliyor ve değil yolculuk süresince, hayatımız boyunca hiçbir işimize yarayacağını sanmadığım ikinci bir kelime daha öğreniyoruz. Nasıl yarasın? ‘Yarasa’ demek. Mecazi bir anlamı bile yok. Düpedüz yarasa işte. Ortada uçuşan yarasalar da olmadığına göre ya bu bilgiyi dağarcığımıza atacağız, ya da olduk olmadık her yerde kullanacağız. Öyle de yaptık. İspanyolların şaşkın bakışları altında ha bire yarasa dedik. Günümüz mü aydın? Muercielago! Canımız mı sıkkın? Muercielago! Hesap mı gecikti, ayakkabı mı vurdu, rehberin dili mi çaldı; varsa yoksa Muercielago.

Ertesi sabah Reina Sophia müzesine gittik, Kapalı... Prado’nun önünden geçtik, kapalı. Thyssen deki Alman Ekspresyonistleri sergisine göz attık, kapalı. Hepsi kapalı. Ama Opera Meydanı’ndaki Cafe Oriente açık. Madrid’in ünlü bit pazarı Rastro açık. Palace Otel’in kubbeli lobisi açık. Ritz’in arka bahçesi açık. Via Grande üzerindeki Cafe Bellas Artes açık. Attocha Tren İstasyonu’nun içindeki botanik bahçesine bakan lokantalar açık. Retiro parkı açık. Başkanlık sarayı açık. Sarayın karşısındaki ucube katedral açık. Sonradan Lulu’nun Soupe Anglaise olarak vaftiz edeceği İspanya’nın en büyük mağazası İl Corte İngles açık.

Tamam bugün Chueca’ya, küçük lokantaların, ilginç butiklerin, sanatçı atölyelerinin sıralandığı dar sokaklara; sadece Madridlilerin bildiği o fiyakalı mahalleye gidilmez ama bu kadarı bile yeter.

Yetmedi....

Dönüşte de bir günümüz var. Koca bir gün. Başka bir şey yapamasak bile Reina Sophia Müzesi’ndeki Alfred Stieglitz sergisini gezeceğimiz; dayanamayıp üst katlara çıkacağımız, Guernica’yı Miro’ları göreceğimiz kesin. Bir de Calle de Augusto Figuera’ya gideceğimiz. Orada ne mi var? Madrid’in en şık ayakkabıcıları!

Ama önce Endülüs: Sabahın köründe kalktık. Bizi Cordoba’ya götürecek minibüsü bekliyoruz. Biraz sonra koca bir heyula geldi. Meğer bizden başka Endülüs sevdalıları da varmış. Tam 21 kişi. Çoğu Güney Amerika ülkelerinden. Bir de Avustralya ve İsrail’den.

Cordoba küçük bir kent.

Şehir ikiye ayrılıyor. Sur içi ve sur dışı.

Ünlü Kurtuba Camii ve eski kent sur içinde. Sur dışında da birbirine benzer tuğla apartmanların sıralandığı yeni kent yer alıyor. Yeni kentin her sokağı, her caddesi dalından sarkan portakal ağaçları ile gölgelenmiş. Eski kent, sardunyaya kesmiş.

HEM ARAP HEM AVRUPALI ŞEHİR

Ünlü El Cordobes’in güreşleri bıraktıktan sonra açtığı otelde öğle yemeği yedik ve bize Cordoba’yı gezdirecek yerel rehberle buluştuk.

Surlardan geçtiğiniz anda kendinizi başka bir diyarda buluyorsunuz. Daracık sokakların daracık sokaklara açıldığı, güllerin duvarlara tırmandığı, şadırvanlı küçük avluların güzellikte birbiri ile yarıştığı bir diyar. Yüzyıllar boyu Müslümanların, Musevilerin, İsevilerin barış içinde yaşadığı, narenciyesi ve beyaz evleri ile Akdenizli, mimarisi ile Arap, temizliği ve zenginliği ile Avrupalı bir şehir burası. Başka hiçbir şey olmasa bile sadece Kurtuba Camii’ni görmek için gidilebilecek bir şehir. Yaşadıkları döneme damgasını vuran üç büyük düşünürün, İbn-i Rüşt’ün, Seneca’nın Maimoun’un şehri. Arap medeniyetinin en görkemli yıllarına tanıklık etmiş, Hıristiyan kralları ile debdebeli günler geçirmiş bir şehir.

İspanyolların mescitten devşirerek kısaca La Mezquita dedikleri Kurtuba Camii, zamanında 30 bin kişinin aynı anda namaz kıldığı büyüklükte bir cami. Kimse saymaya kalkmamış, binden fazla sütun olduğu söyleniyor. Ama o sütunlar öyle bir yerleştirilmiş ki, caminin neresinde durursanız durun diğer köşesini görüyor ve 784 yılında böyle bir perspektife sahip oldukları için bütün Arap mimarların önünde saygıyla eğiliyorsunuz. Yapımı 300 yıl sürmüş. Tavanı kaplayan sedir ağaçları Lübnan’dan getirtilmiş, mermer sütunlar Roma harabelerinden devşirilmiş. Endülüs Emevi Devleti yıkıldıktan sonra caminin tam ortasına koca bir katedral dikilmiş. Kimi medeniyet öncekinden kalanı yıkar. İz bırakmaz. Kimi dokunmaz. Kimi dönüştürür. Ama ortasından 156 sütunu söküp, tonlarca altını, gümüşü duvara gömeni azdır. Hesaplaşmanın böylesine sık rastlanmaz. Uhrevi ile dünyevi bu kadar yan yana durmaz.

Camiyi hakkıyla gezmek iki saat kadar sürüyor.

Ama şehir bu kadar değil elbet. Sırada Plazo Don Gome’deki Viana Sarayı ve birbirinden güzel 13 avlusu var. İsteyene Güzel Sanatlar Müzesi ve Arkeoloji Müzesi de. Bir de çarşı elbet.

Cordoba’da kalmadık. Akşam serinliğinde yola çıktık, gece olmadan Sevilla’ya vardık.

Sevilla, Granada, El-Hamra... Oraları da haftaya.
Yazarın Tüm Yazıları