Ateş hattında Amerika macerası

Güncelleme Tarihi:

Ateş hattında Amerika macerası
Oluşturulma Tarihi: Aralık 03, 2004 00:33

Alman ordularının Maginot hattını yarıp Fransa’ya girmesinin acısını, istanbul’dan hissetti Sait Argeşo. Savaş, onun Sorbonne Üniversitesi’nde hariciye okuma hayalini yıkmıştı. Rüyalarını süsleyen Paris işgal altındaydı. Kendine yeni bir rota çizmesi gerekiyordu. Galatasaray Lisesi’ni o yıl bitirmiş bir genç olarak ortada kalakalmıştı.

Sınıf arkadaşı Ali İpar’ın hedefi Amerika’ydı. Birlikte gitmeyi önerdi. Sait’in tereddüt ettiğini görünce uçağa atlayıp gitti Amerika’ya.

Savaş kısa zamanda yayıldı. Bütün Avrupa, barut ve kan kokuyordu. Sait’in üniversite okumak için Amerika’dan başka seçeneğin kalmadığını kabullenebilmesi için aradan birkaç ay geçmesi yetti. Onu Amerika’ya yollamayı babası da kabul etti. Tek şartı vardı; ‘Ziraat mühendisi olacaksın.’

Sait ya hariciyede ısrar edip Türkiye’de kalacak ya da ziraat mühendisliğine razı olacaktı.

Babası Şehzadebaşılı Ömer Lütfü Bey, Balkan Harbi’nden itibaren cepheden cepheye koşmuş bir subaydı. Aynı zamanda başarılı bir sporcuydu. Sonradan Tarcan soyadını alarak ün kazanacak olan Selim Sırrı Bey’in jimnastik ve eskrim arkadaşıydı. Ömer Lütfü Bey, 1909 yılında Kayzer’in Muhafız Alayına stajyer yüzbaşı olarak gittiği Hamburg’da iki yıl üst üste şampiyon olacak kadar iyi kullanıyordu kılıcını.

Ömer Lütfü Bey, Kurtuluş Savaşı’na 23’üncü Fırka Kumandanı olarak katılmıştı. İlk Meclis’te Afyon milletvekiliydi. Ancak Cumhuriyet’in kurulmasının ardından eşinin Gönen’deki çiftliğine çekilmiş, kendini tarıma vermişti. Oğlunun da ziraat öğrenimi görerek kendisine yardımcı olmasını istiyordu.

Sait babasının bu isteğini kabul etmeye karar vermişti ki, annesi devreye girdi. ‘Sen istediğini oku, kolunda altın bileziğin olsun. İstersen sonra yine ziraatla uğraşırsın’ dedi.

Amerika yolculuğunun önünde bir engel kalmamış gibi görünüyordu. Sait hemen hazırlıklara başladı. Savaş koşullarında pasaport çıkarmak ve döviz almak hayli zordu. Daha önemli sorun ise hangi yolu izleyerek Amerika’ya ulaşacağıydı. Avrupa üzerinden uçak seferleri kalkmıştı. Atlantik’te Alman denizaltıları devriye geziyor, yakaladıkları gemileri batırıyorlardı.

SİBİRYA ÜZERİNDEN AMERİKA

Sait Argeşo, küçük yaşlardan beri tarih ve coğrafyaya meraklıydı. Bir diğer özelliği de, macera sevmesiydi. Bu özellikleri birleşince Amerika’ya gidebilmek için kendine bir rota çizmeyi başardı: İstanbul’dan gemi ile Odesa’ya, oradan trenle Moskova’ya ulaşacak; Trans Sibirya treni ile Pasifik sahilindeki Vladivostok’a varacaktı. Gerisi daha kolaydı; bir şileple doğrudan Amerika’ya gidebilir, olmazsa Japonya üzerinden San Fransisco’ya ulaşabilirdi!

Japonlar’a benzediği için ‘Japon’ lakabı taktıkları okul arkadaşı Enver, Wagon Lits Cook adlı seyahat acentasında çalışıyordu. Onun yardımıyla Vladivostok’a kadar bileti kesildi. Bu yolculuğun bedeli her şey dahil tam 300 liraydı!

22 Haziran 1941 sabahı, ailesiyle vedalaştı Sait Argeşo. Besarabya isimli gemiye bindiğinde neşesi yerindeydi. Ülkelerine dönen birbirinden güzel, cıvıl cıvıl Macar ‘taverna kızları’yla karşılaşmak başını döndürmüştü. Onlarla sohbet ederken geminin hareket edip, beyaz bir kuğu gibi boğazdan süzülmeye başladığını farketmedi bile.

Büyükdere açıklarında aniden durdu gemi. Bir süre sonra geri dönüp Galata rıhtımına yanaştı yeniden. Güvertede olağandışı bir hareketlilik yaşanıyordu. Yanındaki Macar kız, tayfalardan bilgi almıştı. Sait’e, ‘Alman orduları bu sabah Rusya’ya da saldırmış, Karadeniz’e denizaltı indirmişler’ dedi. Üzgün görünüyordu. Onları bırakmıyorlardı, gemi kıyıdan yol alarak Batum’a gidecekti. ‘Ben de kalıyorum’ dedi Sait. ‘Deli misin?’ diye çıkıştı kız; ‘Gençsin, Ruslar seni askere alır cepheye sevkeder.’

Bu sırada rıhtımda bekleyen annesi, ablası ve eniştesi de el sallıyorlardı:

- Haydi in Sait! Gemi gitmiyor!

İstemeye istemeye indi gemiden. Anadolu Hisarı’ndaki yalıya döndüğünde kanatları kırılmış bir göçmen kuş gibiydi. Günler ne yapacağını bilemeden birbirini izlerken, birgün boğaz vapurunda iki genç yaklaştı yanına. Başlamadan biten Amerika macerasını duymuşlardı. Birinin adı Haldun Aktan, diğerininki Sabahattin Sunguroğlu idi. Kolejden yeni mezun olmuşlardı.

‘Sen Sibirya yoluyla Amerika’ya gitmeye kalkmışsın. Gitmekten vazmı geçtin?’ dediler. ‘Hayır vazgeçmedim’ dedi Sait. Bunun üzerine Hindistan üzerinden birlikte gitmeyi teklif ettiler. Sait, hiç düşünmeden kabul etti; ‘Tabii gelirim.’

Trenle Bağdat’a gidip, oradan uçakla Bombay’a geçmeyi, oradan da vapurla Amerika’ya ulaşmayı planlıyorlardı. Sait, Suriye sınırının kapalı olduğunu hatırlattı. ‘Onu düşündük. Keleklerden yapılmış bir sal kiralar, Dicle’den aşağı ineriz. Silahımız da olacak, geceleri birbirimizi koruruz’ dediler.

Sait, çok sevmişti bu gençleri. Amerika’ya varamasalar bile müthiş bir macera yaşayacakları kesindi. Üstelik her şeyi hazırdı. İade ettiği Rusya biletlerinin parası, pasaportu, vizesi, hepsi cebindeydi.

GİZLİ BOMBAY YOLCULUĞU

O sırada Gönen’de olan anne ve babasına gitmesine engel olacakları endişesiyle haber vermedi. Haydarpaşa Garı’nda trene binerken, arkadaşı Necdet Çobanlı’ya babasına postalamak üzere bir mektup teslim etti:

‘Bombay’a gidecek kadar param var. Amerika vapuru için para lazım olacak. Babamdan alır bana yollarsın’ dedi.

Necdet, parayı yollayacağı adresi sordu. Sait’in gördüğü bir filmde Manila’daki bütün olaylar, Rex Oteli’nde geçiyordu. ‘Nasıl olsa Bombay’da da vardır’ diye geçirdi içinden.

‘Rex Oteli’ne gönderirsin’ diye cevapladı arkadaşını. Necdet temkinliydi. ‘Emin misin?’ diye sordu tekrar. Sait, ‘Eminim, Rex Otel’de kalacağım’ deyince itirazdan vazgeçti.

Tren istasyonlarda dura kalka yol alırken kompartımanına bir astsubay bindi. Oldukça bitkin görünüyordu. Akdeniz’de torpillenerek batırılan gemiden kurtulan az sayıdaki askerden biriydi. Sait’in Bombay’dan gemiyle Amerika’ya gideceğini duyunca ‘Sen delisin’ dedi.

- Koca Atlantik’i kazasız belasız geçeceğini mi umuyorsun? Hem ben senin Bombay’a varacağından bile şüpheliyim!

Bereket astsubay Adana’da trenden indi de Sait ferahladı. İçini karartmıştı yol boyunca. Suriye sınırına yaklaşırken Haldun sınırın açıldığını haber aldı. Neredeyse bayram yaptılar. Tehlikeli sal yolculuğuna gerek kalmamıştı! Sait, ‘Koruyucu meleğim yanımda’ diye düşündü.

Tren sınırı geçip Irak içlerine doğru ilerlerken İngilizce kitabına daldı Sait. Sözcük ezberlemeye çalışıyordu. Fransızcası iyiydi, çat pat Almanca da konuşabiliyordu. Ama İngilizcesi berbattı. Amerika’ya varana kadar İngilizcesini ilerletmek istiyordu.

BAĞDAT’TA KÖTÜ HABER

Bağdat’ta ilk olarak Cook Acentası’na gittiler. Bombay’a ertesi gün bir uçak vardı ama iki kişilik yer kalmıştı. Sonraki uçağın kalkmasına da bir hafta vardı. Sait, Haldun ve Sabahattin’e ‘Siz gidin, Ben arkadan gelirim’ dedi. Kabul ettiler; ‘Bombay’da vapur bulursak bineriz, seni bekleyemeyiz’ diye de uyardılar.

‘Merak etmeyin, ben başımın çaresine bakarım’ dedi Sait.

Ertesi gün vedalaştılar. Haldun ve Sabahattin uçağa binerken, Sait kentte dolaşmaya çıktı. Giysi almak için girdiği bir dükkanda İngilizcesini denemeye kalktı. Satıcıyla bir türlü anlaşamayınca kendi kendine söylendi; ‘Hay Allah. Çattık be!’

Bu sözleri duyan satıcı yüzüne bakıp, ‘Türkçe konuşsana’ deyince, Sait’in üzerindeki sıkıntı bulutları bir anda kalktı. Satıcı, ‘Bağdat’ta İngilizler’den önce Türkler vardı’ diye gülüyordu. Sait, alışverişten sonra tekrar acentaya gitti. Uçak için bir hafta beklemektense gemiyle gitmek istiyordu. ‘İki gün sonra Basra’dan bir gemi kalkıyor. Basra’ya kadar trenle gideceksiniz’ dediler.

Biletini alınca bir ferahlık yayıldı içine. Beklemek daha ilk günden sıkıcı gelmişti Sait’e. Bir gün sonra akşam saatlerinde Basra’daydı. O geceyi acentanın otelinde geçirdi, sabah erkenden limana gitti. Bombay’a gidecek gemi, bir dolmuşa benziyordu. Arap, İranlı, Hintli yolcular şiltelerini sermişler, kalabalıktan adım atacak yer kalmamıştı güvertede.

Hemen her limana uğrayan geminin azgın dalgaları aşıp Bombay’a varabilmesi 21 gün sürdü. Sait’in tahmininden uzundu bu yolculuk.

BOMBAY’DAKİ SÜRPRİZ

Cook Acentasında Sait’i bir sürpriz bekliyordu. Sabahattin, ilk vapurda yer bulup gitmişti. Haldun ise hala Bombay’daydı, 17 gün sonra kalkacak vapuru bekliyordu. ‘Bana da yer ayırın’ dedi Sait. ‘Maalesef yer yok. Yedek yazalım, yer boşalınca haber veririz’ karşılığını verdi acenta görevlisi.

Bürodan ayrılmadan önce Haldun’un adresini de aldı Sait. Ocean View Oteli’nde kalıyordu arkadaşı. Birden aklına geldi, parasını Rex Oteli’ne göndereceklerdi! İçine bir kurt düştü.

Haldun’u bulduğunda sevinçle kucaklaştılar. O da yalnızlıktan bunalmıştı. Eşyalarını onun odasına taşıdı, sonra ikisi birlikte Rex Oteli’ni aramaya çıktılar. Bombay’da Rex adlı bir otel yoktu. İstanbul’a, Necdet’e telgraf çekti hemen.

‘Parayı Chase Bank vasıtasıyla gönderdim. Adres Rex Oteli!’ diyordu Necdet cevabında. Haldun ile birlikte Bombay’daki bankaları dolaşmaya başladılar.

Yok, yok, yok! Her bankaya girip çıkıyor, bir türlü bulamıyorlardı gönderilen havaleyi. Bankaları dolaşırken acentadan haber geldi, ‘Vapurda yeriniz hazır’ diyorlardı. Harekete sadece iki gün kalmıştı!

Biletini almak üzere gittiği acentadaki görevliye anlattı durumunu. Bir de Hindistan Milli Bankası’na bakmalarını önerdi. Mucize! Para oraya gelmişti! Koruyucu meleği yine yanındaydı! Sait son gün bulmuştu parasını.

LÜKS VAPURDA YOLCULUK

President Garfield vapuruna bindiklerinde gözlerine inanamadılar. Son derece lüks bir vapurdu. Her yer birinci mevkiydi. Sait, 800 dolar gibi yüksek bir ücret ödemişti bu yolculuk için. Amerika’da bir yıl geçinmesine yetecek bir miktardı bu o tarihte.

Her gece müzikli, danslı partiler düzenleniyordu gemide. Sait, 20 yaşın verdiği enerjiyle sürekli pistteydi. Genç, yaşlı demeden bulduğu her kadınla dans ediyordu. Böylece hem eğlenceli vakit geçiriyor, hem de İngilizcesini geliştiriyordu.

Ümit burnunu dönerken deniz kabarmıştı, vapur günlerce sallandı durdu. Atlas Okyanusu’nda, geniş bir kavis çizerek güneye doğru yol aldı. Bir gün akşam saatlerinde uzaktan bir gemi göründü. Bacasından dumanlar saçarak tam üzerlerine doğru geliyordu.

Bütün yolcular güverteye yığılıp, heyecan içinde geminin yaklaşmasını bekledi. Gemi yaklaştı, yaklaştı ve birkaç mil kala durdu. Bir İngiliz zırhlısıydı bu! Onlar rahat bir nefes alırken, zırhlıdan projektörlerle işarete başladılar. Vapurun daha güneye kaymasını istiyorlardı.

Vapur, rotasını daha güneye çevirerek yoluna devam ederken gemideki heyecan henüz sona ermemişti. Her sabah bütün yolculara can yelekleri giydirilerek, tahlisiye sandallarının yanında tatbikat yaptırılıyordu. Her yeni güne başlarken, savaş kendini yolculara hissettiriyordu.

Ancak Trinadade adalarına vardıktan sonra vapur rotasını kuzeye çevirebildi. Amerika sahillerini izleyerek New York’a vardıklarında Bombay’dan hareketlerinin üzerinden 34 koca gün geçmişti.

Tabii Amerika’daki ilk işi, babasına ve annesine bir mektup daha yazmak oldu. Bağdat’tan itibaren her duraktan bir mektup göndermişti. İki üç ayda da gitse sonunda yerine varıyordu mektuplar. Sait Argeşo, Harvard Üniversitesi’nde inşaat mühendisliği bölümüne kaydoldu. İngilizce sorununu da kısa sürede aştı. Bu başarıyı, dans partilerinin hiçbirini kaçırmamasına borçluydu...

Yaşam öykünüzü bekliyoruz

Fax: (312) 428 53 18

e-mail: fbildirici@ hurriyet.com.tr

Mektup adresi: Anlatsam Roman Olur

Hürriyet Bürosu Cinnah Cad.No 8 K.Dere/Ankara

Web sayfası: www.hurriyet.com.tr/anlatsam

OKURA PUSULA

YAZMAYA DEVAM EDİYOR

M.Sait Argeşo, Harvard Üniversitesi’ni 2 Kasım 1948’de bitirerek Türkiye’ye döndü. Altı yıl kadar inşaat mühendisi olarak çalıştıktan sonra, babasının ardından sahipsiz kalan çiftliğin başına geçti. Aslında Argeşo, yaşamından dört ayrı kesidi, dört ayrı metin halinde yazarak gönderdi. Ben yazdıklarından küçük bir bölümü öyküleştirebildim. Ama Sait Bey ile anlaştık, o bana yazmaya devam edecek. Böylece yaşamını romanlaştırma yolunda emin adımlarla ilerleyecek.
Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!