Özlem’in suşili ve kahveli kariyeri

Kimdir komşu?
Aynı apartmanda oturan mıdır?
Bitişik bahçede yaşayan mıdır?

Sabah işe giderken solgun bir günaydınla selamlaştığınız, söylene söylene toplanıp ortak sorunlara çözüm aradığınız, kimi zaman anlaştığınız, çoğu zaman anlaşamadığınız yabancılar mıdır?

Belli ki öyle.

İstediği kadar Türkçe, komşu ve komşuluk üzerine edilmiş veciz sözlerle dolu olsun, bu artık böyle.

Ev alınmayıp komşu alınan, kötüsü adama mülk sattıran komşuluk geçmişte kaldı. Muharrem ayında aşurelerin dağıtıldığı, acil durumlarda yan kapıdan tuz kahve limon tedarik etmenin olağan, kapıda kalan çocukları sahiplenmenin, hastası olanlara el vermenin, düğünlerin sevincine de, ölümlerin kederine de ortak olmanın sıradan sayıldığı; ‘Bir müşkülünüz yoksa bu akşam annemler size gelecek’ diye haber salınan dönem yok artık.

Şimdi zaman, biri bahçenize biraz sokuldu diye çekip adam vurmanın, alt kattaki delikanlı müziğin sesini yükseltince polis çağırmanın, ‘O bunu yapıyorsa ben de yaparım’ diye birinin kaçamağına kaçak katla cevap vermenin devri.

Eskiye ait birçok değer gibi komşuluk da bitti gitti.

KENDİ EVİM OLDUĞUNDA KOMŞUM OLMADI

Çocukluğum, Ankara’nın Çankaya’sında geçti.

Bahçe içinde iki katlı evlerin asfaltlanmamış yolun kenarına sıralandığı ve nedense yabancıların rağbet ettiği mahallede biz çocuklar tozlu sokaklarda koşuşturur, dut ağaçlarına tırmanırken, annelerimiz de ülkelerinden ayrı düşmüş komşularına yardım etmek için uğraşırlardı. O günlerden, beni ilk kez Cola ile tanıştıran şaşkın ördek Paula ve Blue Bells diye haykırarak ip atladığımız Kathy Caine kalmış aklımda.

Yaz aylarında, İstanbul’a geldiğimizde, mahalleliyi doyurmayı görev edinmiş anneannem balkonda büyük sofralar kurar, cümbür cemaat yenilen yemeklere bayılırdı. Sonraları, biz uzaklardayken, elden ayaktan düştüğünde, ona o sofraların konuğu Necati Amca ve eşi baktı. Uzaktaydık ama içimiz rahattı. Sevilgen Ailesi oradaydı.

Kendi evim olduğunda, komşum olmadı.

O illerde komşuluk demek, merdivende rastlaştığınızda hafif bir boyun eğmesiyle verdiğiniz selamlar demekti. Bir Bonjour, bir Bonsoir. O kadar.

Sonra dönüş.

Baba evi.

Ve hışım gibi evden çıkıp işe gider, akşam yorgun argın dönerken ışık yanan pencereden izlediğim mutlu aile: Güzel Oya, yakışıklı Kaya, taş bebek Funda’yla bukleli Defne.

O gün kurulan dostluk, bitmedi.

Selamımız, sabahımız kesilmedi.

Sonrası kesat.

KUZGUNCUK’TA MAHALLE NE DEMEK BİLDİM

İstanbul’da, tam da Perihan Abla dizisinin ortalığı kasıp kavurduğu yıllarda Kuzguncuk’ta otururken, mahalle ne demek bildim. Ama komşu diye zaten orada oturan iki arkadaşımı belledim. Aynı zamanda ev sahibim de olan Faruk. Bir de şeceresi Türkiye kadar eski ve renkli Fadik.

Zaman geçti, başka semtler, başka evler derken komşularım değişti.

İçlerinden birini, kerpeteniyle üstüme geleni saymazsam, aklımda ne bir isim ne bir yüz.

Hepsi, hepsine benzerdi.

Gülser’i tanıyana kadar da bu böyle devam etti.

Gülser Şensü: İyilik meleği.

Sayıları gün geçtikçe azalsa da onun gibi insanlar var. İyi ki var.

Gülser, hafif. Gülser, hazır. Gülser, dayanıklı. Gülser, gülümser. Gülser, yardımsever. Başınız sıkışmaya görsün: Gülser gelir, Gülser, halleder.

Annemlere komşu olduğu için, içim rahat kaç yaz geçirdim ben.

Bilirdim ki birinin tansiyonu sekse, Gülser oradadır. Diğerinin içi çekilse, o orada. Gülen gözleri sadece Özlem’den söz ederken buğulanır. Kızının adını hasret çekeceğini bile bile mi koymuştur, yoksa çocuklara verilen adlar gün gelir canınızı yakar şiarı mı doğrudur, bilinmez. Canı, ciğeri, bir tanesi ona hiç benzememiş, Saint Benoit Lisesi’ni bitirdikten sonra Amerika’ya yerleşmiştir. Önce üniversite, sonra staj, sonra çalışma hayatı derken, Özlem Washington’ı mesken tutmuş, işte o gün, Gülser’in misket gözlerine buğu oturmuştur.

Aradan yıllar geçti.

Buğu sise, sis pusa dönüştü.

Sonra bir gün, güneş açtı.

Gülen yüzü daha da güldü.

Anladık: Özlem dönmüştü.

BODRUM’DA HENÜZ YER AÇMAMIŞLAR, EVE ÇAĞIRDIM

Özlem 14 yıl Amerika’da yaşadıktan orada Palais de Chocolat’dan Cheese Cake Factory’e kadar yığınla önemli işyerinde çalıştıktan sonra bir gün Türkiye’ye döndü. Kalmak için değil. Bir süre Gülser’in yanında durmak için. Aklı Washington’daydı. Evet, başlangıçta ekmek üzerine ketçap sürüp yemiş, bunu da annesine kızılcık şerbeti gibi anlatmıştı ama artık başarmıştı. Burada sıfırdan başlamasının anlamı yoktu.

Üstelik ona göre Amerika’nın çalışma koşullarına alışık olanlar, güzel yurdumuzun iş ahlakına kolay uyum sağlayamıyordu. Tam o günlerde, biraz da iki cami arası binamaz dururken, Divan Oteli’nin altında açılacak Suşi Barı kurması önerildi. Yemedi içmedi, kendini suşiye adadı. Varsa yoksa çiğ balık, wasabi, tempura şu, bu. O yılın sonunda suşi sevenler arasında Divan Oteli bir numara olmuştu. Suşi sevmediğimden ne açtığı lokantaya gittim ne eve getirtip yedim. Başarısını başkalarından dinledim.

Sonra onu daha da heyecanlandıran ikinci teklif, Starbucks kahvelerinin Türkiye’de kuracağı zincirde yeme-içme müdürü olması gündeme geldi.

Bu kez, hayatı kahveye kesti.

Önce Erenköy’de küçük bir mekan, sonra Suadiye, Selamiçeşme, Etiler, Akmerkez derken 13 Starbucks dükkanını hayata geçirdi. O ve o olmasa asla yapamazdım dediği genel müdürü Işıl Hanım’la hálá harıl harıl çalışmakta.

Bodrum’da henüz bir yer açmamışlar. Henüz burada bir yerleri yok diye kahve içmekten ve kahveye eşlik edecek sohbetten vaz geçeceğime onu eve çağırdım. Elinde bir torba Colombia kahvesi, makinesi ve porselen Starbucks fincanlarıyla geldi.

Kahve içmenin de adabı ayrı.

Önce kahveyi koyuyor, sonra dört çorba kaşığı soğuk su ile ıslatıyorsunuz. Sıcak suyu çentiğin olduğu yere kadar dolduruyor, biraz bekliyor, sonra üstteki kulpu yavaş yavaş aşağı indiriyorsunuz. Deneye yanıla istediğiniz kıvamı tutturuyorsunuz.

Benim gibi tadı kadar kokusunu da sevenlerden, kahve kokusunun mutluluk demek olduğunu bilenlerdenseniz bırakın, tütsün.

O akşam, bol bol kahve içtik.

Bir fincanın kırk yıl hatırı varsa, bir fincan bir kaşık kahveden çıkarsa, Özlem’in getirdiği bir torbanın hatırı ne kadar?

O geceden beri, her sabah koyu kahvemi içerken düşünüyorum.

Gerçekten bir torbanın hatırı ne kadar?

Ve hatır dediğin neleri kapsar?
Yazarın Tüm Yazıları