Saraybosna'dan bakıp Şam'ı görmek

Saraybosna -Suriye 2011-2012 ile Bosna 1992-1995 arasında karşılaştırmalar yapılıyor. Bunu yapanlardan biri de benim. Üstelik, Bosna-Suriye karşılaştırmasına, güneyimizdeki gelişmelerin hayli erken bir aşamasında başladım.

Haberin Devamı

Bosna-Suriye karşılaştırmasını yapanlara İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague de eklenmiş. Hague’in Bosna’nın 1990’lı yıllarda yaşadıklarına benzettiği için bugünkü Suriye’den kaygı duyan açıklamasına, işin ilginç tarafı o ki, Saraybosna’da okudum.

Benim gibi sadece 1995 yılı içinde Saraybosna’ya her biri çeşitli tehlikelerle yüz yüze beş kez gelmiş birisi için; Saraybosna’da, unutulmaz anılara doğru bir “iç seyahat” yapmaması mümkün değil.

Bir seferinde Hırvat çeteciler rehin almıştı Saraybosna yolunda; Mostar’a varmak üzereyken. Gecenin bir vakti. Kurşunları vücudumuza doldurup cesetlerimizi saçsalar, hiçbir vakit nerede nasıl bu dünyayı terkettiğimiz öğrenilmeyebilirdi. Bir BM Barış Gücü zırhlısı az ötemizde bostan korkuluğu gibi duruyordu. BM’nin barış gücünün aşamayacağı sınırların bulunduğuna o gün somut olarak kanaat getirmiştim.

Haberin Devamı

Bir başka seferinde, Zagrep’ten Saraybosna havaalanına iniş yapan BM uçağına (Ukrayna uçağı idi), havaalanını kuşatan Sırp milisler, tam inişe geçtiğimizde kurşun yağdırmışlar. İsabet de almışız. Uçağın pervane gürültüsünden duymamıştık. Olay, o günlerde büyük heyecan yaratmıştı. Çünkü, ertesi gün Cumhurbaşkanı  Süleyman Demirel, Saraybosna’ya gelecekti ve biz ön ekip olarak bir gün önce varmıştık. Zaten, Sırplar da o amaçla uçağa ateş açmışlar. Nitekim, Demirel, ertesi gün Saraybosna’ya gelemedi ve Orta Bosna’ta Türk birliğinin bulunduğu Zenica ziyaretiyle durumu idare etti.

Her seferinde, Saraybosna’ya varmak için, İgman dağının, Sırp mevzilerinin ateş menzilindeki kıvrımlı kötü yolundan inmek ve havaalanı pistinin altından geçen yaklaşık 900 metre uzunluğunda, ortalama 1.50 metre yüksekliğinde, üzerinden ray geçen ve orta bölümlerinde kanalizasyonun karıştığı tünelden çizmelerle geçmek zorunda olunurdu. Bir seferinde, “Tünel”i, Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç’le birlikte geçmiştim. Kuşatma altındaki Saraybosna’nın dış dünya ile başka fiziki bir bağlantısı yoktu.

Saraybosna’ya ulaşıldığında ise, bunca tehlikenin ardından rahatlanmış olunmazdı. Çünkü, netice itibarıyla, kuşatma altına bir şehre girilmiş olunurdu. Dahası, şehrin birçok noktası, Sırp nişancıların hedefiydi. Bir çok sokağın başında “Pazi Snajper” yazılı uyarı ilanları dikkat çekerdi; “Dikkat Nişancı!”

Haberin Devamı

Ya bina duvarlarına sürünerek veya hızla koşarak geçilmesi gerekiyordu, bulunduğunuz noktanın.

Saraybosna, kuşatma altında her lahza tehlike yaşamak için sanki kavuşulması şart olan dayanılmaz bir çekicilikte olmalıydı ki, bir yıl içinde beş kez onun kollarına atıldım. Her ayrıldığımda ve Türkiye’ye dönüş yolunda, ayrılınan günün akşamüstü varılan ilk durak olan Hırvatistan’ın güzel Dalmaçya şehri Split’te “suçluluk duygusu”na kapıldım. Saraybosna’yı öylesine arkamda bırakıp, hak edilmemiş bir “özgürlük” ve “güvenlik” yaşıyor olmanın dayanılmaz ağırlığı çökerdi insanın üzerine.

Saraybosna’nın o “dayanılmaz şartları”nda orada yaşıyor olmanın, insan ruhunda oluşturduğu, anlatılması imkansız bir “ferahlık” vardı.

Haberin Devamı

Savaş durduktan sonra bir kez, 1996’da seçimler sırasında gittim Bosna’ya. Ülkenin, daha ancak ayak basmadığım, Sırp ya da Hırvat kuşatması altından çıkmış olan köşelerine ulaştım. Savaşa son veren Dayton Anlaşması’nın uygulamasının ilk aşamasına girilmişti. Anlaşma’nın mimarı Richard Holbrooke’un muzaffer bir edayla yaptığı basın toplantısının ardından Saraybosna’dan ayrıldım. Nasip, 16 yıl sonra geri dönmekmiş.

Küllendiğini sandığım tüm aşkım, olanca yakıcılığıyla canlanıverdi.

Saraybosna, kurulduğu günden beri kozmopolitti. Müslüman kimliği şehrin yüreği olan Başçarşiya kadar hiçbir yerde hissedilmezdi. Ve, Başçarşiya şehrin en “seküler” alanıydı bir yandan. Bu şehrin büyüsünün farkedileceği “merkez” ve çevresi, yine insan ruhunu okşayan yumuşaklıkta ve yine cıvıl cıvıl.

Haberin Devamı

Her ara sokaktan, çevredeki dağların yeşilin her tonuyla örtülmüş güzel manzarasi, kırmızı kiremitli damlı evleriyle dağ yamaçlarına serpilmiş “mahala”ları yani “mahalleleri”yle göz okşuyor Saraybosna.

Bundan yıllar önce, aynı açılar; görülen aynı mekanlardan Saraybosna’nın üzerine ölüm yağardı. Şimdi şehrin eşsiz güzelliğine eşlik ediyorlar.

Kültür kavramını “yaşam tarzı” olarak, geniş anlamında anlarsanız, Saraybosna kendisini yüzyıllar boyu özgün kılmış olan “İslam eksenli kozmopolitizmi”yle, bunun ortadan kaldırılmasına teslim olmamanın vakarıyla yeniden varolmanın dinginliğini yaşıyor gibi geldi bana.

O nedenle aşkım kabardı ona.

Üç buçuk yıllık gaddar kuşatmanın sonucu, 500 bin Saraybosnalının 14 bini öldü. Tüm Bosna’da, “etnik temizlik” adı altında onbinlerce, yüzbinlerce insanın kanı döküldü.

Haberin Devamı

Saraybosna, o “kozmopolitizmi”yle Saraybosna’ydı. Bosna-Hersek, onunla Bosna-Hersek. Bunun bileşenlerinden biri ya da ikisini çıkarttığınız anda, ne Saraybosna kalır; ne Bosna-Hersek.

Aliya İzzetbegoviç’in önderliğindeki Müslüman Boşnak direnişi, Bosna-Hersek’in Müslüman kimliğini yaşatma mücadelesi değildi sadece; Bosna-Hersek’in ve Saraybosna’nın kozmopolitizmini sürdürebilmenin mücadelesiydi.

Savaş durduktan sonra doğanlar şimdi üniversite çağında. Savaşı hatırlamayacak yaşta olanlar, üniversiteyi bitirmek üzereler. Yıllar nasıl da akmış  geçmiş. Ülke nüfusunun çoğunluğu o günleri hiç bilmeyen bir kuşak. Saraybosna, sakin, dingin ve vakur; yaşamını sürdürüyor. Miloşeviç yok. Karaciç ve Mladiç, Lahey’de Savaş Suçları Mahkemesi’nde.

Suriye, bir buçuk yılda, Saraybosna’nın üç buçuk yılda verdiği ölü sayısını şimdiden geçti. Ama, önemli olan Bosna 1992’yi bilerek, Bosna 2012 üzerinden Suriye’ye bakabilmek.

Bistrik’in üzerinde Trebeviç tepesinin yamaçlarında, yüzlerce ayyıldızlı ve herbirinin ölüm tarihi olarak 1990’lar yazan mezartaşları arasından aşağımda, Miljacka vadisinde, güneybatı yönünde uzanan Saraybosna’yı seyrediyorum. Böyle ne çok mezarlık var her tepe yamacında; hatta şehrin orta yerinde, parkların arasında.


O zaman, Başşar Esad ve zalim rejiminin ömrünün olmadığını görürsünüz. Ve, 2012 Bosna’yı gördükten sonra, Suriye’nin kaçınılmaz geleceğine o geldiğinde, şu basit soruyu sormaktan kendinizi alamayacağınızı şimdiden bileceksiniz:

Değer miydi?

Bu kadar kana, bu kadar cana değdi mi?

Yazarın Tüm Yazıları