Hazin çöküşler tarihi

BİR TRT belgeseli için Berlin’deyim...

Hardenberg Caddesi’nde trajik bir tarihin izini sürüyoruz.

Haberin Devamı

Osmanlı’nın son dönemindeki en etkin üç isimden Talat Paşa’nın vurulduğu caddede.

Okuyorum, araştırıyorum, dönüp bir daha bakıyorum. Murat Bardakçı’nın Talat Paşa’nın eşi Hayriye Hanım’la yaptığı harika “belgesel röportajı” defalarca okuyorum...

Ve böylece o muazzam “çöküş ve yıkılış günleri”nden hazin bir dekor canlanıyor önümde.

Üç maceracının, üç idealistin bir harita üzerindeki o kadercil ayrılışları canlanıyor.

Düşünün ki;

Boğaz’da yağmurlu ve fırtınalı bir gece. Ve küçük bir tekne bata çıka Kuruçeşme’ye doğru yanaşmaktadır...

Kıyıdaki karaltıları seçecek kadar yaklaşan teknede bir çakmak yanar.

Bir Alman zabiti elindeki kağıdı okuduktan hemen sonra yakar.

Bot, yavaşça yalının önüne yaklaşır.

Bu sırada Enver Paşa nöbetçilerin uyukladığı bir saatte;

Haberin Devamı

Elinde bir bavul. Sessizce beklemektedir.

Ve tekne yanaşır yanaşmaz paşa içeri atlar.

Alman zabitinin okuyup yaktığı kağıtta “çok gizli görev” olarak anlatılan ve o ana kadar kendisinden bile gizli tutulan Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarındaki en etkili üç isminin gizlice kaçırılış emri yazmaktadır.

Parola “Enver”.

Tekne daha sonra Talat ve Cemal Paşalarla birlikte 6-7 önemli ismi alarak uzaklaşır.

Oradan bir Alman askeri gemisine geçilecektir.

Böylece tarihin en büyük imparatorluklarından Osmanlı’nın son dönemlerine imzasını atan, padişahlardan bile etkili üç önemli isminin trajik macerası da başlamış olur.

Ve tarih ne gariptir ki;

1 Kasım 1918 gecesi gerçekleşen bu hazin kaçıştan tam 7 ay sonra;

Bu defa bir başka gemide cumhuriyet tarihini başlatacak olan kişi;

Enver, Cemal ve Talat Paşaların aksi yönüne;

Yani  Karadeniz’den Samsun’a doğru yola çıkar...

Mustafa Kemal...

İşte iki yön...

İşte iki sergüzeşt...

İşte iki tarih...

Berlin’de bir Ermeni tarafından sokak ortasında vurulan Talat Paşa’nın hikayesi;

Aslında bir trajedinin, bir hüznün, bir yıkılışın, bir savrulmanın ve bedeli çok yüksek bir yanılgının hikayesidir.

Serhat Akinan TRT için bir şehir ve bir isim seç dediğinde;

Berlin’de Talat Paşa’yı seçmemin nedeni;

Aslında bir kudret ve hüzün tarihini aynı anda anlayabilmek içindi..

Haberin Devamı

Kudret çünkü Enver, Cemal ve Talat Paşalar bir imparatorluğun son dönemini yöneten;

Hatta bir ülkeyi savaşa sokacak kadar kudretli isimlerdi.

Hüzün çünkü;

Peşine takıldıkları bu kurtuluş umudu ve Alman imparatorluğu;

Aynı zamanda bir hüznün başlangıcıydı...

Enver tam bir idealisti. Kendi hayalinde çarpışarak öldü.

Talat ve Cemal Paşalar için de peşine takıldıkları o Berlin, kaçıp sığındıkları bir kente dönüştü...

Ve yıllar sonra görüldü ki;

Cumhuriyetin de farklı bir kaçış için bulduğu ilk kent Berlin’dir...

1967’den bu yana “Almanya acı vatan” lafı, “gurbetçi” sloganı işte böyle bir rastlantının adıdır.

Sürgün ve kaçış istikameti Almanya...

İmparatorluğun kaybetmiş evlatları da;

Haberin Devamı

Cumhuriyetin işsiz çocukları da bu şehirdedir...

Ve Berlin’de gördüm ki;

Tarih yargılamaktan çok, ders çıkartılacak bir sonuçtur.

Bu yüzden diyorum ki;

Okullarda bir tarihin yalnızca kahramanlık sayfaları değil;

Bireysel ve hazin hataların ördüğü çöküşler tarihi de anlatılsın.

İşte o zaman tarih gerçek bir ders olur.

İKİNCİ YAZI:

Elinde dosya yerine iPad taşıyan bakan

YILLARCA ellerinde kalın dosyalarla koşuşturan bürokratlar, bakanlar gördüm...

Devletin ağır, kasvetli ve kırmızı halılı koridorlarında;

Siyah çantaların, kırmızı, mavi kapaklı dosyaların resmi geçitlerini izledim.

Hâlâ da oluyor.

Ama önceki gün Dışişleri’nde Bakan Yardımcılığı’na bir isim atandı...

Naci Koru!

Haberin Devamı

Sakin ama hızlı hareket edebilen bir isim Koru...

Ama benim için en önemli özelliği “dijital dünya”nın, “sanal alemlerin” insanı olmasıdır.

Dışişleri Bakanlığı’nın internete ve sanal aleme açılmasında onun payı büyüktür.

5 yıldır hürriyet.com.tr’yi yönettiğim için artık kağıttan çok dijital yanım ön plandadır.

Bir anlamda kağıtla, dijital arasından çıkıp bir mutanda dönüştüm.

Bu nedenle Naci Koru gibi bir “dijital akraba”nın Dışişleri Bakan Yardımcılığı gibi çok önemli bir göreve atanmasını önemsiyorum.

Çünkü ben artık, diktatörlerin sanal alemlerde düşürüldüğü bir dünyada;

Ufku, geleceğin “siber coğrafyasına” dönük diplomatların, bakanların; toplantılara kalın dosyalarla değil; iPad’le girdiği bir yönetim dünyasını arıyorum...

Haberin Devamı

Hayırlı olsun sevgili Naci Koru!

ÜÇÜNCÜ YAZI:

Kadın haklarının Kürtçesi

8 Mart Dünya Kadınlar Günü için bir film hazırladık...

WEB TV’den Çağla Pınar ve Halil Yücer gerçekten etkileyici bir iş çıkarttılar.

Filmin sonunda Hürriyet Yönetim Kurulu Başkanı Vuslat Doğan Sabancı da kısa bir çağrıda bulundu.

Film neredeyse izlenme rekoru kırdı... 500 bine yakın insan seyretti ve övgü dolu yorumlar yaptı.

Bunun üzerine dedim ki:

- Madem ki internet gazeteler gibi yalnızca ülke sınırlarına kapalı bir yayın değil;

O zaman bu filmi bütün dünyaya gösterelim.

Hemen İngilizcesini de yaptık. O sırada Ertuğrul Özkök ve Kanat Atkaya ile oturuyoruz...

Özkök dedi ki:

- Neden Kürtçesini de yapmıyorsunuz?

Kanat ekledi:

- Hatta Arapçasını...

Doğrusu çok güzel fikirdi ama nedense tereddüt ettim. Oysa biliyorum ki; artık devletin televizyonu bile Kürtçe yayın yapıyor.

Özellikle Güneydoğu’da bazı valiliklerin “acil yardım” santrallerinde Kürtçe bilen görevliler çalıştırdığını da biliyorum.

Sonra çok güzel ve anlamlı bir çağrıydı yaptığımız. Kadına ve aile içi şiddete karşı bir çağrı.

Ama nedense, geçmişten gelen;

Yani Kürtçe isim koymanın,

Kürtçe şarkı söylemenin bile yasak olduğu günlerden gelen bir “öcü” elimi tuttu.

Geciktim. Ama sonra dayanamayıp yayınladım...

Aynı anda hem İngilizcesini hem Kürtçesini yayına koyduk.

Nasıl mı sonuç aldık?

Daha ilk 3 saatte 2454 kişi Kürtçe, 1750 kişi İngilizce izledi filmi...

Belki bazıları meraktan izlemiştir. Ama olsun!

Bu da bir ilktir. Ve Hürriyet’in yaptığı bir ilktir. Hatta bir denemedir.

Ve artık biliyorum ki;

Kalbin sesi her dilden duyulmalıdır!

Yazarın Tüm Yazıları