Kürt sorununda yeni ambalajlı eski strateji

Son KCK dalgası, Prof. Büşra Ersanlı ve yayıncı Ragıp Zarakolu gibi “Türk” ve “Türk ortamı”nda yer alan ve İstanbul’da ikamet eden, insan hakları alanında ve akademik dünyada saygın çalışmalarıyla tanınan insanlara da değince, hükümete ve Ak Parti’ye uzun süredir “entelektüel meşruiyet” sağlamış liberal-demokrat ve kimi sol çevreleri son derece rahatsız etti.

Bu yöndeki gidişatın “demokratik iklimi” bozabileceğini seziyorlar. Bu alanda yeterince tecrübeye sahipler.
Bu sezgiye, yeni anayasa çalışmalarının sakatlanacağına dair kaygı eşlik ediyor. BDP, siyasi iktidarın KCK adı altında kendisine doğrudan yönelik ve pervasızca olararak gördüğü saldırısı üzerine anayasa çalışmalarından çekilirse ne olur?
BDP’nin katılmadığı bir anayasa çalışması yapılabilir mi? BDP, yer almazsa, anayasa yapılamaz mı?
Yapılabilir. Kağıt üzerinde12 Eylül Anayasası’ndan çok daha iyi bir anayasa ortaya çıkabilir de. Ama, o, beklenen ve gerekli anayasa olmaz. Çünkü, yeni anayasanın geniş bir toplumsal mutabakat metni olması ve Kürt siyasi hareketinin –sayısal ve oransal gücü ne olursa olsun- bu mutabakatın en önemli taraflarından biri olması gerekiyor.
Baskı ve terörden medet ummak
Ama siyasi iktidar, tam böyle bir dönemde, buna aykırı bir yönde seyahat etme eğiliminde. İktidar, PKK-KCK-BDP’yi bir “monolitik” siyasi blok olarak ele alıyor. Bu, değerlendirme özünde yanlış değil ama buradan yola çıkan “yeni strateji”nin hedefine ulaşabilmesi hayal gibi gözüküyor.
Bu “yeni strateji”nin en büyük zaafı; sonuç alınamamış, denenmiş, “eski” yollara başvuruyor olması. Yeni teorisyenlerinin yol göstericiliğinde “yeni” sanıyorlar ama “yeni ambalajı”yla “eski” strateji söz konusu olan.
Siyasi alanda “KCK tutuklamaları” ve BDP’ye baskı; askeri alanda PKK’nin belini kırmak. “Yeni strateji” bu; bu da, bunun neresi “yeni”?
Prof. Mithat Sancar, Altüst adlı dergiyle söyleşisinde olan-biteni ve olacakları çarpıcı bir şekilde şöyle ifade ediyor:
“Erdoğan’ın seçimlerden önce başlayan sert uslubu seçimlerden sonra daha da arttı ve somut bir programa dönüştü. Bu somut programda da artık kendilerini şuna ikna etmiş görünüyorlar: Eskiden terörle mücadelede orduya güvenilmiyordu, şimdi ordu kontrol altında, şimdi sivil irade daha fazla hakim, ihtiyacımız olan savaş araçlarını da temin edersek PKK’ye diz çöktürürüz, askeri açıdan büyük darbe vururuz. Bu nedenle büyük operasyon hazırlıkları başladı. Bu programın bir ayağına da diplomasiyi koyuyorlar. Bu ayakta da, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin PKK’ye karşı daha aktif davranmasını sağlamak, ABD’nin daha fazla desteğini almak, İran’la işbirliği yolları aramak gibi şeyler var. Bunları bir araya getirip bugüne kadar denenmemiş saydıkları bir yolu denemeye giriştiler. Açıkçası ‘askeri opsiyon’ hep denendi ama eksik denendi, şimdi şartlar daha uygun, zaten demokratikleşmeyi de sürdürüyoruz, eskiden bu da yoktu, biz bu şartlarda sonuç alırız’ gibi bir hesap yapıyorlar. Bir yandan da yeni anayasa yapma çalışmalarını devam ettireceklerini söylüyorlar.
PKK, bu yaklaşımı ve bunu hayata geçirme yolundaki hazırlıkları, varlığına yönelik büyük bir tehdit olarak görüyor ve o da şiddet kullanarak devleti ve hükümeti sıkıştırmak için elinden geleni yapıyor. Ayrıca bugüne kadar yaptığı eylemlerin daha da ötesine geçilebileceğine dair işaretler veriyor.”
Durum ve yakın gelecek perspektifi, özet olarak, tam budur.
Tabii, bu fotoğrafta, iktidarın elini güçlendiren ve söylemine ve perspektifine meşruiyet sunan terör tırmanışı ile PKK da yerini alıyor.
PKK, hiçbir şekilde mazur görülmemesi gereken şiddeti tırmandırmasında bölgesel ortamdan, bir başka deyimle, Türkiye ile Suriye arasında ortaya çıkan “çatlak”tan yararlanmayı hesap ediyor ve İran-Suriye ekseni üzerine kendisini yerleştirmeye bakıyor.
Bu da, çatışmayı “Türkiye içi”nden çıkartıp “bölgesel boyutlar”a taşıyor.
Karayılan-Davutoğlu-Barzani
İktidarın zorluğu bu noktada kendisini gösteriyor. Ne İran’dan, ne de daha önemlisi Irak Kürdistan yönetiminden, iktidarın hedeflediği amaçları doğrultusunda, tasarladığı ölçüde “işbirliği” sağlanamadığı anlaşılıyor.
Bu arada, Murat Karayılan, dün Erbil’de yayımlanan Rudaw gazetesine verdiği demeçte “Peşmerge ile gerilla arasında hiçbir zaman savaş olmaz. Kürtlerin birbirine karşı bir kez daha savaşmasının zemini kalmadı. Bu konuda Kürt siyasetçileri ve sözlerine inancım var” sözleriyle Mesut Barzani’ye çiçek attı.
Karayılan, Mesut Barzani’nin “siyasi çözüm” için uğraştığını söylemeyi ihmal etmeyerek, Ankara ile Erbil arasında PKK’ya karşı “askeri işbirliği” olmayacağını ima etmiş oldu.
Oysa, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Cumartesi gecesi “Türkiye’nin sınırlarının ötesine kendisine tehdit oluşturan bir oluşuma izin veremeyeceğini” bildirerek, “Kuzey Irak yönetimi bu terörist yapıyı durdurmalı ve bizimle işbirliği yapmalıdır. Aksi halde, içeri girer ve biz durdururuz. Bu bizim uluslararası hukuktan doğan hakkımızdır” diye konuşmuştu.
Çukurca saldırısı üzerine derhal Türkiye’ye çağrılan Mesut Barzani, önce İran’a gitti. Ankara’da bugün bekleniyor. Ama, bu arada, TSK’nın Kuzey Irak’a ayak basmadığını açıklamayı da ihmal etmedi.
Ne demek? Asker, Çukurca üzerine Kuzey Irak’a girmemiş miydi? Anlaşılan girmemiş. Mesut Barzani işbirliği yapmazsa –yapacağı garantisi yok- nasıl, nereye kadar gireceği, girip girmeyeceği belli değil.
Genelkurmay, 22 taburla 5 noktadan operasyon başlatıldığını açıkladığında, Türkiye’de sanki Kandil’e doğru yürüyüşün başladığı ve PKK’nın tozunun atıldığı izlenimi doğmuştu. Kısa süre sonra, operasyonun Hakkari il sınırları içinde yapıldığı açıklaması geldi. Çok sayıda PKK’lının öldürüldüğü bildirildi. Ne var ki, öldürülenlerin 8’inin aileleri Malatya’da bekletilen ve teşhis etmeye çalıştıkları cenazelerinin napalm ve kimyasal silahlarla öldürüldüğünü öne sürüyorlar.
Eğer bu doğru çıkarsa, vahim gelişmeler yönünde yol alıyoruz demektir.
Canlara ve zamana yazık
Maalesef, PKK ile siyasi iktidar, “öl-öldür” biçiminde bir sarmalda buluşmuş haldeler.
Öncelikli olarak, PKK, şartsız ve süresiz olarak silahlarını susturmazsa; hemen ardından iktidar da “yeni stratejisi”ni gözden geçirip, bundan geri dönmezse olacak olan şudur:
Türkiye’de epey bir süre kan dökülecektir. Demokratik ortam kısıtlanacaktır.
Kaybedilen ve kaybedilecek canlara ve zamana çok yazık olacaktır.
Yazarın Tüm Yazıları