İktidar için “PKK’sız çözüm”; BDP için TBMM’siz yol var mı?

BBC Türkçe servisinin internet sitesinde “Diyarbakır’dan Türkiye Gündemine Bakış” başlıklı Kumru Başer imzalı yazıyı herkesin okumasında yarar var. Londra’da yaşayan, meslek ölçülerini BBC’de edinmiş bir Türk gazetecisinin gözlemleri.

Yazının şu bölümü özellikle üzerinde durulmaya değer:
“Peki çatışmaların tırmanması ve şehirlere sıçraması, ölümlerin artması ne anlama geliyor? Nereye gidiliyor?
Bu artık bu işin çözümünden herkesin umudunu kestiği ve örneğin ‘90’lara dönüleceği’ anlamına mı geliyor, yoksa sessizlikten önceki büyük fırtına mı yaşanıyor?
Diyarbakır’da ikinci görüş ağırlıkta. Konuştuğum istisnasız herkes, çözüm öncesi bir fırtına yaşandığını düşünüyor.
‘Hükümet PKK’siz çözüme karar kılmış olamaz mı, bazı hükümete yakın köşe yazarlarının ifade ettiği gibi’ sorusuna orta yaşlı bir eczacı şu yanıtı verdi:
‘Ankara’dan bakıp burayı okuyamazsınız. 90’larda PKK ile halkı ayırabilirdiniz, halk lojistik destek veriyor, sempati duyuyordu ama PKK’nın kendisi değildi. Aradan 30 bin ölü geçti. Bu 30 bin ölü 10 şehirden çıktı. Bir hesaplayın, herkesin cenazesi var. Artık PKK ile bölge halkını ayırmak mümkün değil.’”
Hadise budur. Aylardır anlatmak istediğimiz de budur. Bizim meslek ortamı ile Ankara’daki siyaset sınıfının, hatta hükümet çevrelerinin de sürekli kendilerini kaptırdıkları “optik hata” da budur; yani, bunun öyle olduğunu görmeme hali.
Ankara’daki karar verici ile başta İstanbul, “kanaat önderleri aşireti”nin önemli bölümü, PKK’yı İmralı+Kandil’deki birkaç isimden oluşan ve peşine bazı “aldatılmış gençleri” takan bir terör örgütünden ibaret sanıyorlar.
Bakış böyle olunca, örgüt ile bölgedeki “Kürt kardeşlerimiz” arasındaki bağı kesersen, bir-iki de reform ve demokratikleşme; virajı döneriz sanılıyor.
Öyle değil. 1990’lı yıllardan bu yana “aradan geçen 30 bin ölü”, bu ölülerin çıktığı 10 şehir, bu arada binlerce tutuklu, en azından daha çocuk yaşta gözaltını yaşamış onbinlerce kişi ile bölgede bir “ruh hali” oluştu. PKK diye hergün bu “ruh hali” ile çatışmaya kalkarsanız, işin içinden de çıkamazsınıs; çıkılmıyor da zaten.
Mevcut politika kimin işine yarıyor?
O nedenle ne yapıp yapıp, “şiddet iklimi”ni ortadan kalırmak, “şiddet ortamı”nı besleyen bulutları dağıtmak zorundasınız.
Denilecek ki, “Şiddete PKK başvuruyor.” Doğru.  PKK zaten şiddeti siyaset aracı kılan bir örgüt olarak ortaya çıktı. 27 yıldır da çarpışıyor. Eline silah alanların sayısı, zaman içinde çok arttı. 1990’lardaki sayısının altına hiç düşmedi. Şu anda eline silah almaya gönüllü tahminlerin ötesinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Kürt genci var.
Ama bir yandan da, PKK’nın elindeki silahlardan vazgeçmesi için onunla görüşmeler yapıldı. MİT-PKK kasedinin ortaya saçılmasında asıl şaşırtıcı olan, böyle bir görüşmenin yapılmış olması değil, görüşmenin içeriği. Çok kişinin tahmin edebileceğinden çok öteye gidilmiş o görüşmede. Üstelik, o görüşme birçok gözlemci için, çözüm sürecinin tepe taplak olduğu, ters yöne ilerlediği ve dolayısıyla bir “milat” olarak kabul gören Habur 2009’dan sonra gerçekleşmiş.
O görüşmeden önce birçok görüşme olduğu gibi, daha önceki görüşmelerden daha derinlikli ve sayısı daha fazla görüşmenin daha sonra, şunun şurasında iki-üç ay öncesine dek yapıldığını da biliyoruz.
Görüşmelerin kesilmesinden sonraki manzara ise ortada. Bugün geldiğimiz kanlı fotoğraf.
Bütün bunlardan yapacağımız çıkarsama nedir?
PKK’nin içinde –tıpkı Türk kamuoyunda olduğu gibi- iki ana çizginin varolduğu. Biri müzakereler yoluyla çözüm arayışından yana; diğeri ise “devrimci halk savaşı” dedikleri yol ile ve büyük ihtimalle bazı bölge ülkeleriyle içli-dışlı Türkiye’de terör ortamını beslemekten yana.
Ne yapmalısınız?
Birinci çizgiyi güçlendirmek, ikincisini zayıflatmak zorundasınız.
Görüşmeleri kestiğiniz noktada, ikincisine “kan bağışı”ndan bulunmuş oluyorsunuz. Birincisine meyletmiş olduğu bilinen Abdullah Öcalan’ın dış dünya ile temasını kesmekle, ikincisini örgüt kadroları nezdinde güçlendirmiş oluyorsunuz.
PKK’yı bitirebilecek misiniz?
Şu soruyu da sürekli olarak sormak durumundasınız:
PKK’yi “askeri yöntemler”le bitirebilmek, kesin yenilgiye uğratmak mümkün müdür?
Buna “evet” cevabını verdiğiniz anda, İsrail’in kapısını Heron, ABD’nin kapısını Predator uçakları için çalacaksınız, özel sınır birliklerinin eğitiminden ve onların sınıra yerleştirilmesinden, Kandil’e hergün Diyarbakır’dan bombardıman uçağı kaldırmaktan, Türkiye-Irak sınırı üzerinden her saat karşı tarafa top mermisi yağdırmaktan, o “10 şehirde” her hafta yeni tutuklama dalgalarından medet ummak zorundasınız.
“Devrimci halk savaş”çılarının istediği tam da budur.
Onlara ağır kayıplar da verdirebilirsiniz. Ama, PKK’daki “müzakerelerle çözüm” yanlısı çizgiyi ise komaya sokarsınız.  Özellikle bölge halkındaki “PKK’lı ruh hali” ise ortadan kalkmaz.
BDP’ye ise herhangi bir rol bırakmamış olursunuz.
Oysa, BDP, 3 milyona yakın seçmenin iradesiyle bölgenin sesini, isteklerini, soruna çözüm önerilerini –bunlardan hoşlanmıyor olsanız bile- Ankara’ya duyurmak için seçildi.
“Dağ”ın savaşçı olarak onlara ihtiyacı yok. Onlara, “savaş dışı” dil geliştirmek için, PKK içindeki “birinci çizgi”nin doğrultusunda Ankara’da konuşmaları için tüm Türkiye’de ihtiyaç var.
İktidarın yerine getirmesi gereken üç husus ise şunlar:
1. Abdullah Öcalan’a tecriti kaldırın;
2. Müzakereleri canlandırın;
3. BDP’ye rol alabilecekleri bir sahne açın.
PKK’yi yeniden “eylemsizlik”e yönlendirmek, elleri tetikten çektirmek, kanı durdurmak ve sonuç olarak “devrimci halk savaş”çılarını zayıflatmak için bunları yapmak gerekiyor.
İmam’a kızıp oruç bozulamayacağı gibi, PKK içinde silahlı mücadeleden başka gözü hiçbir şey görmeyen, iflah olmaz “şahinler” var diye, siyasi ve barışçıl çözüm için, ne kadar zor olursa olsun, siyasi iradeyi terkedemezsiniz. “PKK’sız çözüm”le silahlar susturulamayacak.
Bu gerçeği herkes içine sindirmeli. Nedeni yazının başındaki bölümde.
Ve, BDP de işte bütün bu nedenlerden ötürü bugün TBMM’ye dönme kararı almalıdır.
Yazarın Tüm Yazıları