Temiz kâğıdı yetmiyor Google kâğıdı da getir

Telefonda bir ses:

- Fatih Abi ne olursun bana yardım et...

Haberin Devamı

- Ne oldu?

- Abi üniversiteyi bitirdim. İşe girdim. Evlenmek üzereyim ama olmuyor. Çünkü 17 yaşındayken karıştığım bir kavga yüzünden iki gün karakolda kalmıştım. O da haber olmuş. Google’a girince hürriyet.com.tr’den geliyor. Kız arkadaşım bizimkiler seni google’dan araştırırsa diyor. Ne olursun sil abi...

Bu diyaloğu Cumhurbaşkanı Gül’ün Londra’ya giderken gazetecilere yaptığı konuşma nedeniyle hatırlıyorum. İsmet Berkan’ın köşesinden okuyorum.

Gül şöyle diyor:

“Tam işin ehli bir ismi atamak istiyoruz ama bakıyoruz google’da hakkında bir haber çıkmış. Araştırıyoruz haber iftira. Ama bu kullanılabilir diye atamayı yapamıyoruz. En layık insanlar bazen google’da gözüken haber ve yazılardan dolayı eleniyor.”

Müthiş değil mi?

Cumhurbaşkanı’nın büyük bir iyi niyetle anlattığı bu durum, artık bir başka dünyada yaşadığımızın gerçeğidir.

Haberin Devamı

Dijital bir dünya. Ipad’den (Talbet) ITunes’den birbirimize bağlandığımız en geniş zamanlı bir dünya.

Binlerce sayfalık kitapları, muazzam bir kütüphaneyi tek bir tuşla küçücük bir tablete aldığımız bir dünya. Kağıtsız, mürekkepsiz, ciltsiz, buruşmayan bir dünya.

Islak imzadan dijital imzaya, Facebook’tan Twitter’a geçen bir hayat.

İşte böyle bir arşivin içindeyiz artık. Dijital bir sabıkamız var.

Ve bu dünyada bazen bir yalan bile peşinizi bırakmıyor. Hayatınızı kıstırıyor.

Sabıka kayıtlarının savcılıkta tutulması yetmiyor. Hayatımız artık dijital bir arşive yerleşiyor.

Eskiden polisten “sabıka kaydı” ya da “temiz kâğıdı” getirilirdi.

Şimdi yetmiyor. Google var. Dünyanın en geniş ve en kolay arşivi...

Ama her geçiş döneminde olduğu gibi burada da müthiş bir kirlenme yaşanabiliyor.

Çarpıtılan bir haber, bir yalan, o arşivde sizin için “dijital bir leke” gibi kalabiliyor.

Ne korkutucu. Ne acıtıcı bir kayıt.

İftiranın da arşivlenebildiği bu dünyada;

Geleceğiniz bir yalana kelepçelenebiliyor.

İKİNCİ YAZI:

Her sabah yeniden ölen bir kadın için gözyaşı

ADINI duydukça içimden cam kırıkları geçiyor.

Adını duydukça; o cam kırıkları ruhumu kan içinde bırakıyor.

Adını duydukça; bütün mevsimlerim soluyor.

Haberin Devamı

Adını duydukça; dünyanın uzak bir köşesinde, karanlık, izbe bir zindanda aylardır her gün ölümü bekleyen bir kadını buluyorum.

İranlı Sakine...

önce “RECM CEZASI”nı (boğazına kadar toprağa gömülüp taşlayarak öldürme) bekledi.
Sonra “idam” dendi. Dünya ayağa kalktı. Şimdi ölümle uyuyor. Ölümle uyanıyor.

Bu nasıl bir cezadır? Bu nasıl bitmek bilmeyen bir işkencedir ki;

Ölüm korkusu hayatına bir “engizisyon gibi” gerilen Sakine’nin adını duydukça;

Bütün aynalarım kırılıyor.

Bu yüzden diyorum ki;

- İnfazın gecikmesinde Türkiye’nin etkisi olduğunu biliyorum. Şimdi Batılı devletler bu talimat verir hallerini bıraksalar. Türkiye yine sessiz temasını sürdürse. İran’ın (Batı baskısıyla değil) “Ben vazgeçtim” diyebilmesi için elini rahatlatsalar.

Haberin Devamı

Böylece adı sinir uçlarımıza kazınan bir kadını gözyaşlarımızın kıyısından çekip alsak.

ÜÇÜNCÜ YAZI:

Bir liderden duyduğum en güzel gerekçe

KILIÇDAROĞLU’na sordum:

- Ne oldu? Niye ipler koptu? Yollar ayrıldı?

Durdu. Derin bir nefes aldı.

Sonra “Sevgi!” dedi.

“Nasıl yani?” dedim. “Hepsi bu mu?”

“Evet bu çok önemli” dedi. “Çünkü sevgisizlik hakimdi. Bu yüzden olmadı!”

Bendeki şaşkınlığı anlayınca biraz daha açıklama gereği duydu:

“Sevgi yerine baskı vardı. Sevginin olmadığı yerde insan olur mu? Baskının olduğu yerde özgürlük hedefi olur mu?”

Yolları ayırmak için bundan daha güzel bir gerekçe olabilir mi?

Bu kadar sahici. Bu kadar içten. Bu kadar kendisi gibi olan bir tanım.

Haberin Devamı

Doğrusu yönetim değiştiren bir liderden ilk kez böyle bir gerekçe duydum.

Oysa uzun ve sıkıcı bir konuşma yapabilirdi. İdeolojik kılıfların içinden çıkartılmış, naftalin kokan sloganlar koyabilirdi önüme.

Manşet olacak öfkeli sloganlar...

“Toplumsal sürecin, siyasal derinliğinde...” diye başlayan. “Yenileşme sancısının...” falan diye uzayan paslanmış gerekçeler. Takvimleri bile sarartmış suçlamalar koyabilirdi.

Yapmadı...

“Sevgisizlik ” dedi o kadar.

Yunus gibi. Biraz Can Yücel belki. Cansever sonra...

“Bu aşk burada biter. İyi günler sevgilim” diyen bir Ataol Behramoğlu dizesi gibi...

Kılıçdaroğlu; bir siyasetçiden duyabileceğim en güzel ve en derin açıklamayı yaptı.

Haberin Devamı

“Sevgisizlik” dedi ve yetti bana...

Siyasete insanı hatırlatan daha güzel bir örnek olabilir mi?

Aynaya bakabilen bir açıklamadır bu.

Politikanın kabuk bağlamış halinden uzaktır.

Temiz siyaset demek için “sabun” değildir. Deterjan gibi kimyasal değildir.

Bu yüzden önemlidir çünkü.

CHP Genel Merkezi’nin o ağır demir kapıları ve duvarlarıyla Ankara’ya kıstırılmış “devletçi hali”nde “sevgi yoktu” diyor Kılıçdaroğlu...

Başarılı olur ya da olmaz.

Belki de siyasi geleneğimizin o hoyrat üslubu hırpalar onu. Bunu bilemem.

Ama bildiğim bir tek şey var ki o da şudur:

Hayatımızı kuşatan o “paranoyak siyasete”; sahiciliği ve insanı hatırlatmıştır bu “sevgi” sözü.

Yazarın Tüm Yazıları