Türkiye’nin hesaplı “Hayır”ı...

BM Güvenlik Konseyi’nin İran’a yaptırımlar oylamasından önce bir arkadaşım aradı ve “Türkiye nasıl oy kullanır sence?” diye sordu.

“Yüzde 50 red, yüzde 50 çekimser”.

Haberin Devamı

Telefonun diğer yönünden alaycı bir tepki geldi, “Çok açıklayıcı oldu, sağol!”
Söz konusu olmayan tek bir ihtimal vardı, o da Türkiye’nin “Evet” oyu vermesi.
Oylamaya saatler kala Obama Tayyip Erdoğan’ı aradı. Uzun bir konuşma oldu. Tabii ki, “Evet” oyu verilmesini istedi.  Başbakan’ın bunun neden mümkün olmadığını izah etmesi üzerine “Bari ‘Çekimser’ oy kullanın” ricasını iletti.
Obama ile ve diğer ilgili  devlet başkanlarıyla –başta Brezilya Cumhurbaşkanı Lula ve İran’ın Ahmedinejad’ı- yapılan görüşmelerden sonra Türkiye’nin oyunun ne olacağı, oylama sonrası gelişmeler göz önüne alınarak hesaplandı.
Yani, oylama sonucu, neredeyse bir gün öncesinden beş aşağı beş yukarı biliniyordu. Bilinmeyen Türkiye’nin “Çekimser” mi, “Hayır” mı oyu vereceği idi. Bunu Amerikalılar da, herkes gibi oy verildiği anda öğrendiler. “Hayal kırıklığı”nı ifade ettiler ama hemen ardından Başkan Barack Obama, “diplomasi yolları”nın tükenmediğini televizyon ekranları önünde ifade etti. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile buluşmayı beklerken, Obama’yı BBC ekranından canlı yayında izledik ve dinledik.
Obama’yı dinledikten birkaç dakika sonra Ahmet Davutoğlu ile buluştuk. İnsanı şaşırtıcı bir rahatlık ve özgüven içindeydi.  “Tahran Anlaşması masada duruyor” dedi. Güvenlik Konseyi’nin taptaze kararının 17 Mayıs tarihli Türkiye-Brezilya girişimiyle gerçekleştirilen “Tahran Anlaşması”nı “kadük “ etmiş olması bir yana, tam tersine, söz konusu Anlaşma’yı daha da canlandırdığı kanısındaydı. Bu kanısına dayanak teşkil eden, “perde arkası” temaslarından çıkarttığı sonuçlardı.
Biraz hoşbeşten sonra biz de Kanal 24’te ekran karşısına geçtik. Davutoğlu ile söyleşimiz devam ederken, Amerikalı mevkidaşı Hillary Clinton’un “Türkiye ve Brezilya’nın çabalarına devam etmesi çağrısı”nı yaptığı haberi geldi.  Zaten,  Davutoğlu da “bu sabahtan itibaren Türkiye’nin diplomatik alandaki çabalarına daha da arttıracağı”ndan söz ediyordu.
Türkiye ile ABD arasında bir “kriz dönemi”ne mi giriliyor? Türkiye, BM Güvenlik Konseyi oylamasının gösterdiği tablo ile “yalnızlığa” mı sürükleniyor.
Ahmet Davutoğlu, gayet rahat ve özgüven içinde bu sorulara kategorik –evet, kategorik- bir “Hayır” cevabını veriyor. BM Güvenlik Konseyi’nin İran’a yaptırım kararı ile gelinen nokta ile 1 Mart (2003) sonrasının hiçbir benzeşen yönü yok.
***              ***           ***
Aşağılık kompleksi, dünyanın yeni dinamiklerini iyi sezememek, ABD’ye bugünün dünya dengelerinde gerçekte olduğundan daha büyük güç vehmedek korkuya kapılmak, yıllarca “kabuğunun içinde” yaşamaya alışmış, “büyük düşünme” alışkanlığı edinmemiş bir Türkiye’de çok  şaşırtıcı, anlaşılmayacak tepkiler değil.
Nitekim, BM Güvenlik Konseyi’ndeki oylamanın ardından gelen telefonlar, rasladığım kimselerin zihinlerine yerleşik soru işaretleri belirgin bir kaygı ve tedirginliği yansıtıyordu. Tam İsrail’i “ters yatırırken” ve bu yüzden Washington’da geleneksel Türkiye destekçisi çevrelerde –İsrail yanlısı Yahudi çevreleri diyelim- bir “anti-Türkiye kampanya”nın tohumları ekilirken, Türkiye’nin İran’la “saf tuttuğu” görüntüsü veren bir oy kullanmanın alemi var mıydı? Çekimser oy kullanılamaz mıydı? Lübnan “çekimser” oy kullanmıştı işte.
Ahmet Davutoğlu’nun bu tepkilere ilişkin formülasyonu dikkate değer. “Bu kararla (Hayır oyu) İran’ın değil, Tahran Anlaşması’nın yanında durduk.” Ekledi: “Ayrıca bu kararımız kendimize saygımızın gereği idi.”
Türkiye ile Brezilya’nın BM Güvenlik Konseyi üyeleri arasında özel bir konumu var. Bundan üç hafta önce, dünya ile İran arasında nükleer dosyada “çözüm görüşmeleri”ne giden yolu açabilmek amacıyla  “güven arttırıcı önlem” niteliğinde “Tahran Anlaşması”na önayak oldular. BM Güvenlik Konseyi’nde “Hayır” oyu vermeselerdi, İran ile işlevsel temas kanalını kendileri (ve tüm uluslararası sistem) için “açık” tutamazlardı.
Ankara ile Brasilia, Tahran’ın en ve belki de “tek” güvendiği ülkeler olarak, gelecekte İran nükleer programına diplomatik yoldan çözüm bulunmasında “rol sahibi” olmaya devam edecekler.
Ahmet Davutoğlu’nun bir başka doğru tespiti var. Kısa bir süre sonra Güvenlik Konseyi’nin bu kararını hatırlayan çıkmayacak ama 17 Mayıs Tahran Anlaşması (2010) İran’dan taviz koparmış, İran ile uzlaşma yolunun mümkün olduğunun ilk kanıtı olarak tarih kayıtlarındaki yerini koruyacak.
İran’a yaptırımlar öngören BM Güvenlik Konseyi”nin 1696 ve 1737 sayılı (2006), 1747 sayılı (2007) ve 1803 sayılı (2008) kararlarını hatırlıyor musunuz? Önceki günkü karar, bunların çok ötesine gitmiyor. Mart ve Nisan ayındaki taslaklara göre çok sulandırılmış, İran için en can alıcı olan enerji alanına hiç girmeyen, bu sayede Rusya ve Çin’in onayını sağlamış bir 2010 kararı.
Karar çıkar çıkmaz, ABD liderleri ve Fransa, üzerine basa basa “diplomatik yolların tükenmek bir yana açık olduğunu” vurgulamak zorunluluğunu duydular; Hillary Clinton daha da ileri giderek, Türkiye ve Brezilya’ya “çabalarınıza devam” çağrısı yaptılar.
Amerikan iç politika dinamiklerinin zorlaması ile “İsrailperest şahinler”in manevra alanını daraltma dürtüsüyle alınan bu karar, bir çok nedenden ötürü Türkiye-ABD ilişkilerinde kimilerinin sandığı ya da arzuladığı gibi bir “kriz”e yol açma ihtimalini pek az oranda barındırıyor.
***             ***          ***
Lübnan niçin “çekimser” oy kullandı?
Lübnan, öyle “kırılgan” bir İran-Suriye ve bölgesel karşıtları dengesi üzerinde duruyor ki, o “kırılgan dengesi” şayet “Evet” oyu verse bir tarafın, “Hayır” oyu verse diğer tarafın girişimiyle kırılabilirdi. Davutoğlu, nasıl bir BMGK kararının çıkacağı 24 saat öncesinden belli olduğunda, “Kararın rüzgari geldiğinde bile Lübnan’ı salladı” dedi ve son 24 saat Lübnan ile hayli uğraşıldığını anlattı.
Lübnan’ın “çekimser” oyu Türkiye’ye danışılarak ve Türkiye’nin onayı ile verildi.
Bu arada bir başka BM Güvenlik Konseyi üyesi ülke var ki, -ismi şimdilik bizde saklı dursun- yine Türkiye’ye danışarak ve Türkiye’nin telkini ile “Evet” oyu verdi.
Günümüz dünyasının “diplomasi labirentleri” Soğuk Savaş yıllarının kamplaşmalarına benzemiyor. Çok karmaşık ve çok renkli. “Perde arkası”na bir nebze vakıf olmadan, bazı gelişmelere sağlıklı teşhis koymak da zor.
Şunu kavramak geleceği sezebilmek bakımından yeterli olabilir: “İkinci Dünya Savaşı galipleri arasında oluşturulan uluslararası hiyerarşi, Soğuk Savaş sonrasının yeni küresel dünyasında iyice ‘arkaik’ duruyor. Ama duruyor. Türkiye, Brezilya ve benzeri ülkelerin “yükselen güçler” halinde uluslararası hiyerarşiyi zorlamalarına karşı direniyor.
BM Güvenlik Konseyi oylamasının sonucunu böyle okumak da yanlış olmaz.
Ama “yükselen güçler”in yükselişi de bu oylama ile önlenmiş olmuyor. Onlara yine “rol” ve iş düşüyor.
Bir vade sonra bu son BM Güvenlik Konseyi kararı “kadük” olabilir ama tam da yukarıdaki nedenden ötürü Tahran Anlaşması, “hayatiyeti”ni devam ettireceğe benziyor.
Ahmet Davutoğlu’nun kesin bir ifadeyle vurguladığı “vaadini” de unutmadan yazının sonuna ekleyelim:
1. İsrail’i her zeminde izole edeceğiz.
2. Uluslararası soruşturma komisyonu kurulmasını sonuna kadar takip edeceğiz ve onun çıkartacağı rapor, “Goldstone Raporu” gibi olmayacak.
“Aşırı özgüven” olarak mı görünüyor?
“Aşağılık kompleksi”ne tercih etmez misiniz?

 

Yazarın Tüm Yazıları