23 Kasım 2009 tarihli Anasayfa'ya dönmek için tıklayın.
KANALLAR
  • Anasayfa
  • English
  • Yazarlar
  • Ankara
  • Ege
  • Planet
  • Ekonet
  • Son Dakika
  • Gündem
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Piyasanet
  • Spor
  • Teknoloji
  • Teknoloji 2007
  • Eğitim
  • Kültür Sanat
  • Sinemalar
  • TvRehberi
  • Magazin
  • Özel Dosyalar
  • Hava Durumu
  • Astroloji
  • En iyi On
  • Kelebek
  • Cuma
  • Cumartesi
  • Pazar
  • Seyahat
  • Hürriyet İK
  • Bize Ulaşın
  • Üyelik
  • Reklam
  •  Yazarlar
    19 Eylül 2009
    Ertuğrul ÖZKÖK  

    Ben bazen Ankara'yı özlüyorum

    “ANKARA” şiiri şu dizelerle başlıyor:

    “ankara'ya

    öyle yakışırdı ki kar...

    asfaltlar ışıldar,

    buz tutardı resmi yalanlar...”

    ¡   ¡   ¡

    Dün, Yılmaz Erdoğan'ın “Sahiler Düş Düşler Sahi” adlı yeni şiir kitabını okudum.

    “Ankara” şiirine takıldım.

    “alnının ortasında

    ciddi bir devlet asabiyeti”

    olan Ankara'yı böyle anlatıyor.

    Cumhuriyet'in başkentine okumaya gelen çocukları anlatıyor:

    Yani bir zamanların ben'ini, bizleri, çoğumuzu.

    “hülasa kente hukuk mukuk okumaya

    mümkünse o arada da memleketi kurtarmaya gelmiş

    anadolu çocukları”nı.

    ¡   ¡   ¡

    Şiiri okurken, hayatımın 17 yılını geçirdiğim Ankara'yı düşündüm.

    Zaman zaman kendimi şu soruyu sorarken buluyorum.

    “Acaba Ankara'yı özlüyor muyum?”

    18 yaşımda o şehre koşa koşa gitmiştim.

    Tam 6 ay önce, İzmir'de bir gün bir arkadaşı babama kahvede, Beatles'a özenerek uzattığım saçlarım nedeniyle beni kahreden bir şey söylemişti.

    “Şükrü Bey senin oğlan i... mi oldu” demişti.

    Babam akşam eve gelmiş, ağlamaklı bir sesle bana bunu anlatmıştı.

    Ama “Saçını kes” falan da dememişti.

    Beni, hakkımda söylenen o söz değil, babamın üzülmesi kahretmişti.

    O gece babama, “Ben bu şehri terk ediyorum baba. Sırf seni bu laflardan kurtarmak için” demiştim.

    Ankara, 18 yaşımda bana ve uzun saçlarıma bağrını açan şehirdi.

    Üç yıl uzun saçlarımla hiç rahatsız edilmeden gezmiştim.

    1968 yılına geldiğimizde bu defa, Mülkiye'nin devrimcileri saçlarıma musallat olmuştu.

    Hiç takmamıştım. 

    Yılmaz Erdoğan'ın şiirini okurken düşünüyorum.

    Kar gerçekten o şehrin üzerine çok güzel serilirdi.

    Çirkinlikler gider, geriye yaprakları dökülmüş ağaçlar altındaki Güniz Sokak kalırdı.

    Çirkinlikler ve “resmi yalanlar” örtülünce, geriye “şehir” kalırdı.

    ¡   ¡   ¡

    Evet, bazen Ankara'yı özlüyorum.

    Arkadaşlıkları, heyecanları, apartman dairelerindeki hayatları, Fransız Kültür Merkezi'nde keşfettiğim uzunçalarları, Jacques Loussier'leri, Lenny Escudero'ları özlüyorum.

    Bazen Yalçın Küçük'le, “Yankı” dergisindeki o küçük odada karşılıklı iki masada çalışmamızı bile özlüyorum.

    TRT dedikoduları yapmayı, Cumhuriyet Gazetesi Ankara bürosundan iki üç arkadaşım var diye gurur duymayı, Bulgar Kültür Ataşesi'nin bize hediye getirdiği erik rakılarını, “Tavukçu”da yemek yemeyi, sonra bir büyüğümüzün daveti üzerine “RV” restorana terfi etmeyi özlüyorum.

    Erdal Öz'ün “Sergi” kitabevinden “Ant” dergisini almayı, ertesi gün kalan son paramla Tarhan Kitabevi'nden “Melody Maker” dergisini almayı özlüyorum.

    Figer Batur'un “Levni”sinde, Hoca Ali Rıza'nın karakalem çalışmalarını, Yüksel Aslan'ın fallik desenlerini seyrederek ucuz şarapları içtiğimiz, ama keyif aldığımız akşamüzerlerini özlüyorum.

    Bazen, hatta sık sık, o sokaklardaki kendimi özlüyorum.

    ¡   ¡   ¡

    Öyleyse ben son yıllarda bu şehirden niye bu kadar koptum?

    Niye beni hüzünler bastı?

    Tekrar Yılmaz Erdoğan'ın “Ankara”sına dönüyorum.

    “hiçbir şey

    kapalı bir dükkân kadar

    hüzünlü gelmez insana

    ankara'da.

    yoksa bugün bir hayat

    yaşanmayacak mı duygusu çöker bütün bozkıra.”

    O hüzün de hiçbir şeyi değiştirmiyor.

    Ben bazen Ankara'yı özlüyorum.



    arkadaşıma yolla yazıcı için
    Yazarlar Arşivi
    Ertuğrul ÖZKÖK
    Tüm yazıları