Bizim minik ‘kutsal canavarımız’

GEÇEN gün gazetede bir ilan gördüm.

Haberin Devamı

Sezen Aksu’nun, temmuz ve eylül aylarında İstanbul Açıkhava Tiyatrosu’nda vereceği konserlerle ilgili bir ilan bu.
Bildiğimiz bir ilan işte, konserin tarihi, yeri, şarkıcının adı yazılı. Olması gerektiği gibi ve sadece o kadar.
İlanın dikkatimi çekmiş olmasının ve bugün de burada sizlere söz ediyor olmamın nedeni, ilanda kullanılan bir grafik.
Grafik, hayatımızdaki basit şeylerden oluşuyor. İçinde her şey var. Bir çıpa, bir yelkenli, kuşlar, değişik sazlar, envai çeşit yiyecek, yapraklar, balıklar, Boğaz vapurları, cankurtaran simitleri... Aklınıza gelebilecek, günlük yaşamımızda karşılaştığımız, kullandığımız, tükettiğimiz her şey!
Bütün bunların bir araya gelmesinden bir Sezen Aksu portresi oluşmuş. Buraya resmini koymuyorum, gazetemizin eklerinde bugün değilse bile yarın, yarından sonra mutlaka göreceğiniz bir resim çünkü.
Grafiği çizen sanatçının ismini bilmiyorum. İmzası yok çünkü. Normal olarak böyle bir çalışmayı kimin yaptığını yazmak gerekir, sanatçıya ve emeğine saygının bir göstergesidir, ama bizde İhap Hulusi’den sonra böyle bir âdet kalmadı.
O grafiğe bakarken şunu düşündüm: Evet, Sezen Aksu, ancak böyle anlatılabilirdi.
Çünkü o günlük hayatımızda şu ya da bu nedenle karşılaştığımız her şeyin bir toplamı aslında.
Olmadığı zaman yokluğunu hissedeceğimiz ama elimizi uzatıp tutabileceğimiz mesafede olduğu zaman da değerini tam olarak bilemediğimiz şeyler.
Toplumları birleştiren şeyleri bir çırpıda sayabiliriz: Ortak inançlar, bayrak, ortak vatan, etnik aidiyetler.
Ders kitaplarında da böyle yazılır zaten, biz de onu küçüklüğümüzden itibaren ezberler, içselleştirir, sonra da genellikle sorgulama gereği duymadan kabulleniriz.
Ama bunun dışında bazı şeyler vardır ki farkına varmadan bizleri bir ortak paydada birleştirir.
İnançlarımızdan ve etnik kimliğimizden bağımsızdır. Türk de olsak, Kürt de, Ermeni, Rum da olsak, Müslüman, Hıristiyan, Yahudi ya da inançsız da olsak bizi birleştirir.
Onlar toplumların görünmeyen tutkallarındandırlar. Çünkü kişisel, özel duygularımıza hitap ederler. Çoğu zaman bunun farkında bile olmayız.
Yazarlar, şairler, besteciler, sanatçılar, belki kendileri de farkında olmadan böyle bir işlev yerine getirirler.
Benim gibi bir solcuyla, Alpaslan Türkeş’i birleştiren Nâzım Hikmet’in şiirlerindeki iç sestir.
Bu yüzden hiçbir fikriyle ortak olmadığım Recep Tayyip Erdoğan ile aynı şairi, Necip Fazıl’ı severiz.
Sezen Aksu da günümüzde böyle bir sanatçı.
Sezen Aksu, solcusunu, sağcısını, Türk’ünü, Kürt’ünü, dincisini, laikini birleştiren bir ortak paydadır aslında.
Yıldızların üzerinde oturup, dünyadaki resmimize bakabileceğimiz zemini bize o sağlar.
Herhangi bir şarkısını dinlerken bize hiç benzemeyen insanlarla aynı duyguyu yaşar, hissederiz.
Kim ki tersini söyler, kuşkuyla bakarım, acaba doğru mu söylüyor diye.
Sezen Aksu, referandumda “Evet” oyu kullanacağını söylediğinde kıyamet kopmuştu.
Sezen’i kalbinin bir köşesinde hissedenlerin bir bölümü bunu büyük bir ihanet gibi gördüler. Aynı duyguları hisseden başkaları da sevindiler, “Sezen bizim gibi düşünüyor” diye. Üzülenler ile sevinenlerin ortak paydası, Sezen’in bir şarkısını dinlerken aynı duyguları hissedebiliyor olmaktı.
Ve o zaman da şunu çok iyi biliyordum:
Refarandumda biz “Hayır” oyu verenler hangi endişelerle “Hayır” dediysek, Sezen Aksu o endişelerimizin bir teki bile gerçekleştiğinde bizimle birlikte aynı safta dikiliyor olur!
Nitekim öyle de oldu.
Sanatçı olmak, rüzgârların önünde eğilmemeyi, düşüncelerini cesaretle ortaya koymayı, azınlıkların yanında durabilme cesaretini göstermeyi de gerektirir.
Bir kere ayrı fikirleri savunmuş olmamız, onun hepimizin ortak paydası olduğu gerçeğini değiştirmez.
Kanlıca’nın orta yerinde bir taşa uzanıp, gözümüzün yaşını Hisar’a doğru yüzdürmek istediğimizde aynı şeyi hissederiz.
Solcu, sağcı, dinci, laik, Türk, Kürt, Rum, Ermeni, Müslüman, Yahudi, Hıristiyan olmamız, terk edilmenin acısını farklı farklı yaşamamız sonucunu doğurmaz.
Çekip giden bir sevgilinin ardından bakakalırken genzimizi yakan şey o ortak duygudur. Bize elini uzatacak, duygularımızı bizden daha iyi ifade edecek bir şarkı ararız, dilimize takılacak şarkı mutlaka onun bir şarkısıdır.
“Deli gözlerin gelir aklıma / Gülüşün, öpüşün, iç çekişin gelir / Seni kimler aldı, kimler öpüyor seni / Dudağında, dilinde ellerin izi var.”
Saçının rüzgârda uçuşmasına vurulduğumuz bir kadına onun şarkısıyla sesleniriz:
“Haydi gel benimle ol, oturup yıldızlardan bakalım dünyadaki neslimize.”
Yıldızları teker teker yakabilme gücünü, böyle şarkılardan alırız.
Feleğin çemberine takılıp düştüğümüzde, avanak gönlümüzü o avutur.
Bu memlekette, bir kez olsun âşık olmuş, aşk acısı çekmiş bir insanın, bir tek kez bile Sezen Aksu şarkısı dinlemeden bu duyguyu yaşayabildiğini söylemesine asla inanmam.
Günün birinde her şeyin “daha fazla” olduğunu hissettiğimizde, yaşamın yüzüne bakmaktan nefret ettiğimizde, bize anlamlı gelen her şeyin anlamını yitirdiğini düşündüğümüzde, ona sarılırız.
Tıpkı o konser ilanındaki grafik gibi, hayatımızdaki her şeyin bir toplamıdır.
Fransızcada “monstre sacre” diye bir deyim var. “Kutsal canavar” anlamına geliyor, efsanevi, kişilikleri ve eserleriyle toplumu etkileyen sanatçılar için kullanılan bir deyim bu.
Edith Piaf, Fransızlar için bir “monstre sacre”dir, Sezen Aksu da bu cennet vatanın insanları için aynı şeydir. Tesadüfe bakın ki ikisi de “minik” kızlardır!

Haberin Devamı


Bizim minik ‘kutsal canavarımız’

Aşk her şeyi affeder mi?

Haberin Devamı

SİZE daha önce sözünü ettiğim uzun öyküm “Aşk her şeyi affeder mi”, Elle On The Beach dergisi ile birlikte hediye ediliyor. İlgilenenlerin bilgisine sunarım.

Yazarın Tüm Yazıları