Bir başka 'Anayurt Oteli…'

‘Altın Palmiye’ ödüllü ‘Kış Uykusu’, üç ana karakterin etrafında gezinse de temel olarak ‘Aydın ahlakı, vicdanı ve refleksleri’ üzerine bir hesaplaşma filmi. Öyküyü ‘Taşra sıkıntısı’ olarak da yorumlamak mümkün.

Haberin Devamı

Bu konuya daha önce de dikkat çektim, dolayısıyla tekrara düşüyor olacağım ama belirtmek durumundayım; son dönem Türkiye sinemasının öne çıkan filmleri arasında dolaştığınızda –ki bunu Freudyen bir refleks olarak da almak mümkün- yönetmenlerimizin taşrada göz atarken resmin iki yanından birine uğradığını ve bir şekilde taraflarını belirlediklerini görüyoruz. ‘Orada bir köy, kasaba, ismi neyse var uzakta, gitmesek de kalmasak da bizim oralar’ diyenlerle ‘Arada bir uğrarım ama asıl adresim şehirdir benim’ciler arasında gidiyor denklemin bileşenleri…

Bir başka Anayurt Oteli…

Genel bir bakışta ‘Taşra’nın öncelikli sahibi kimdir?’ sorusunda akla gelen ilk isim Nuri Bilge Ceylan oluyor. Evet, sonradan rotasına ayni güzergâhta kuranlar var ama galiba tapu Ceylan’da. Hatta karakterleri şehre taşınsa ve burada kendilerine yeni yol haritaları çizmeye çabalasalar da üzerlerindeki o ‘Taşralı’ etiketini çıkarmıyorlar, çıkaramıyorlar… Bu açıdan Bilge’nin kahramanlarının kendilerini en rahat hissettikleri yer, mekânsal ve ruhsal açıdan ‘taşra’ (ki bu tespit sinema yolculuğumdaki eski rehberlerimden İbrahim Altınsay’a ait). Böyle bir çerçeve içinde Nuri Bilge’nin son filmi ‘Kış Uykusu’ndaki üç ana karaktere göz attığımızda bu kez karşımızda ‘Taşra’da yollarını şaşırmış üç şehirli görüyoruz.

Senaryosunu Nuri Bilge’nin, eşi Ebru Ceylan’la kaleme aldığı ‘Kış Uykusu’nda konu kısaca şöyle: Kapadokya’da bir otel işleten eski tiyatro oyuncusu Aydın, yerel gazetelerinin birinde de köşe yazarlığı yapmaktadır. Konularını genellikle muhatap olmak zorunda kaldığı (!) yöre insanlarının hayat karşısındaki duruşlarından seçerken etrafındaki ana meseleler genç karısı Nihal’le yaşadığı iletişimsizlik ve İstanbul’daki yaşantısını terk edip yanlarına gelen kız kardeşi Necla’yla yaşadığı didişmelerdir…

Bir başka Anayurt Oteli…

Entelijansiyamızın ya da ‘Halk arasındaki’ söylenişiyle ‘Aydın’ın sınıfsal hal-i pürmelâli, tam da ana karakterinin isminin ‘Aydın’ olduğu ‘Kış Uykusu’nda Nuri Bilge Ceylan bakışıyla masaya yatırılıyor. Bu mesele Batı için çok çok eski bir geçmişin konusu belki (Rus cephesini de ‘Doğu’ sayarsak Çehov’dan yana). Bizim içinse Tanzimat’la başlayıp Cumhuriyet’in ayaklarını yere basmasıyla birlikte daha net bir şekilde kıyıya vuran, belki Yakup Kadri’nin ‘Yaban’ıyla ilk ke sesini ve sorunlarını ‘Gür’ bir şekilde duyuran, sinemamızda ise özellikle ‘80 sonrası’nın suskun ortamında belli ölçülerde iç hesaplaşmaya giren yönetmenlerimizce sık sık uğranılan bir liman…
Bütün bu tabloda Kış Uykusu’ yeni bir derdin peşine düşmüyor ama konunun, sinemamız ölçüsünde en uzun süreli yürüyüşü olmayı başarıyor. Tabii filmin tıpkı Onur Ünlü’nün ‘Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde olduğu gibi zamanlama açısından problemi var. Çünkü ‘Aydın’a uzun süredir herkes vuruyor ve Türkiye’nin içinden geçtiği siyasal iklim itibariyle o artık bir ‘Mazlum’. Ama Nuri Bilge de şunu söyleyebilir, “Bu dönem gelip geçer ama benim filmim ve kahramanları zamansızlık bağlamında yarına kalır…” İnşallah öyle olur diyelim.

Öte yandan ‘Kış Uykusu’ evet ilk elde ‘Aydın ahlakı, vicdanı, refleksleri’ gibi meselelere ekseninde ilerliyor ama ‘diyalektik’ gereği meselenin karşıt kutuplarına da uğruyor. Alt sınıf, onun nefreti, üst ve orta sınıf karşısındaki konum belirleme durumu öykünün diğer bileşenleri. Sanırım bütün bu genel manzara içinde seyirci olarak bizim ruhumuz ve gönlümüz en çok Nejat İşler’in canlandırdığı İsmail’le Nadir Sarıbacak’ın hayat verdiği Levent öğretmen karakterlerini kayıyor. Ve fakat İsmail’de şöyle bir sorun var, taşralıdan çok bilinçli bir anarşiste benziyor. Ve bu tipleme giderek karaktere değil Nejat İşler’in bizatihi kendisine dönüşüyor.

Bir başka Anayurt Oteli…

Haberin Devamı

'KÜÇÜK DE OLSA BENİM'
Filmin süresi 196 dakika olunca uğranılan limanlar ve yan öyküler de çoğalmış (tabii ki süreden dolayı yaratılan bir durum değil bu, tersine bu durumlardan dolayı süre uzun tutulmuş). Bu geniş haritada mesela küçük İlyas’ın kırdığı araba camı, biraz geriye çekilip baktığınızda ‘Taş atan çocuklar’ meselesinin öyküye yedirilmiş versiyonu gibi geliyor (Bu konudaki tek problem İlyas’ın büyüyünce ‘Polis’ olmak istemesi galiba!). Sadece bir müşteri öylesine sordu diye yakalanan at ve nihayetinde bu başına buyruk güzelliğin Aydın tarafından salıverilmesi, bu karakterin belki de çevresinde izin verdiği tek özgürlük olması, filmdeki metaforlarından biri olarak kayda geçebilir. Aydın’ın çevredeki tek yakın dostu Suavi’nin evinde öğretmen Levent’le Shakespeare üzerinden yaptığı atışma, filmin doruk noktalarından. Ve kız kardeşi Necla’nın köşe yazıları üzerinden çok doğru gözlemlerle lime lime ettiği Aydın’ın bu noktada yerel bir gazetede yazmak fikriyatı üzerinden aslında tüm benliğini bir şekilde açığa vurduğu o ifade: “Hanedanım küçük olabilir ama ben burada kralım…”

Ve fakirlere önemsiz görünen para meseleleri üzerinden cezasını ödetme refleksi. Aydın’ın “Tam hatırlamıyorum, galiba 70 liraydı” diyerek aslında kırılan camın parasını sürekli hatırlatması veya Necla’nın, Çukurcuma’dan aldığı bardakları yıkarken kırılmasına neden olan temizlikçi kadın için “Acaba aylığından mı kessem?” demesi…

Ve metin düzleminde Çehov, Shakespeare (bu arada otelin adı ‘Othello’), Dostoyevski süslemeli ‘Kış Uykusu’, hava bakımından da kuşkusuz en yakın akrabalığı Bergman’la kuruyor.

Oyunculukların ana karakterlerde Haluk Bilginer, Melisa Sözen ve Demet Akbağ tarafından üst düzeyde seyrettiği yapımda Hidayet’te Ayberk Pekcan, Suavi’de Tamer Levent, Levent’te de Nadir Sarıbacak, İmam Hamdi’de de Serhat Kılıç koroyu tamamlayan isimler olarak ön plana çıkıyor. ‘Kar’ özellikle ‘Uzak’tan da biliyoruz ki Ceylan sineması için önemli bir estetik öge. Bu kez kara Kapadokya’nın kendine özgü mimarisi de eklenmiş. Hoş, turistik kadrajlardan kaçınılmış ama yine de ‘Peri Bacaları’ görüntüye sızdığı her karede meseleye ayrı bir güzellik katıyor. Sözün özü Gökhan Tiryaki’nin çalışması birinci sınıf…

Sonuç olarak edebiyatın sinemayla kurduğu bu güzel ilişkiyi kaçırmayın derim. Bir başka ‘Otel yalnızı’ Zebercet’e de uzaktan selam yollamayı ihmal etmeden…

Yazarın Tüm Yazıları