Türkiye’de Musevi, ateist ya da Zerdüşt olmak

ESKİ Devlet Bakanı Zafer Çağlayan, geçenlerde hükümetin Gülen cemaati ile girdiği çatışmadan söz ederken “Allah’tan başka hiç kimsenin önünde eğilmeyeceklerini” belirterek şöyle demiş:

Haberin Devamı

“Nasıl bir zihniyetle mücadele ettiğimizi bu millet çok iyi görüyor. Bunları bize bir Yahudi, bir ateist, bir Zerdüşt yapsa anlarım. Ama bunları yapan Müslüman diye geçiniyorsa yazıklar olsun...”
Türk Musevi Cemaati, Çağlayan’ın bu sözleri üzerine bir açıklama yaparak “Anti-Semitizm ile benzer nefret söylemlerinin hepimizce insanlık suçu kabul edildiği günümüzde, beklentimiz benzeri durumlardan titizlikle kaçınılması, hataların da samimiyetle telafi edilmesidir” şeklindeki görüşünü duyurdu.
Musevi Cemaati, nazik bir dille, Çağlayan’ın “nefret söylemi” kullandığını, bu davranışın “insanlık suçu” olduğunu belirtmiş oldu.
Bu arada Çağlayan’dan da açıkça “özür” sözcüğünün geçmediği bir “üzüntü” açıklaması geldi. Çağlayan, “farklı inançları kendi inancı kadar kutsal kabul eden bir inanca sahip olduğunu” belirterek, “Musevi cemaatinin incinmesini asla hedeflemeyeceğini” belirtti, “Kırgınlık varsa üzüntümü ifade ediyorum” dedi.

* * *

Haberin Devamı

Kendisi ne kadar tevil etmeye çalışırsa çalışsın, bu sözler Çağlayan’ın ağzından çıkmıştır ve kabul edelim ki Türk toplumunun azımsanmayacak kadar geniş bir kesiminde Musevilere, Zerdüştlere, ateistlere, daha
doğrusu Müslüman olmayan inanç gruplarına dönük olumsuz bakışın, hissiyatın çok açık bir dışavurumudur. Kapalı ortamlarda bundan çok daha fazlası söylenir genellikle.
Aslında Çağlayan’ın söyleminin muhtelif çeşitlemelerine hükümet çevrelerinin başka katmanlarında da rastlamak mümkündür. Özellikle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 2011 seçiminden hemen önce NTV’de çıktığı bir programda hakkında yazılan bazı kitapları kastederek, “Bu kitaplar içerisinde ne Yahudiliğimiz, ne Ermeniliğimiz ne affedersiniz Rumluğumuz hiçbir şeyimiz kalmadı” şeklindeki sözleri bu bakışın çarpıcı bir yansımasıdır.
Rumlukla ilişkilendirilmek, toplum karşısında ancak “Affedersiniz” diyerek üstünüzden atabileceğiniz bir yakıştırmadır.
Bu bir dil sürçmesiydi diyelim. Başbakan Erdoğan’ın konuşmalarında, özellikle ateistler ve Zerdüştlerle ilgili atıflarda bilinçli bir şekilde kayda geçirilen olumsuz nitelemelere sıkça rastlayabilirsiniz. Son yıllarda Başbakan’ın PKK’yı ve Kürt siyasi hareketini kötülemek için bu kesimlere sıkça “Zerdüştlük” suçlamasını yönelttiği hatırlardadır.
Ateizm konusuna gelince, Erdoğan’ın bu başlıktaki en güncel söylemine geçen şubat ayının son gününde Balıkesir’de yaptığı bir konuşmada tanıklık ettik. Erdoğan, ODTÜ’deki orman arazisi üzerinden yol geçirilmesine karşı çıkan gençlere çatarken “Bunlar ateist, bunlar terörist...” şeklinde konuşmuştu.
Görüleceği gibi, Başbakan, insanlara hakaret etmek, aşağılamak için ateistlik nitelemesine başvurmakta bir mahzur görmüyor. Ateistleri ne kadar kötü gördüğü, onları teröristlerle bir tutmasından okunabilir.

* * *

Haberin Devamı

Vurgulanması gereken bir nokta, Erdoğan’ın bu gibi açıklamalarıyla laikliği sıkça “devletin bütün inançlara eşit mesafede olması” şeklinde tanımladığı çizgisiyle açıkça ters düşmesidir.
Devlet bütün inançlara eşit mesafede ise her inanç devletten aynı eşit saygıyı görmeyi hak eder ve hiçbir inancın herhangi bir hükümet üyesinin ağzından hakarete, aşağılamaya maruz kalmaması gerekir. Örneğin Zerdüştlük bu ülkede yaşayan bir grup vatandaşın inancıysa, o da eşit saygı görmeyi hak eder.
AK Parti’nin programına baktığımızda “Esasen laiklik, her
türlü din ve inanç mensuplarının ibadetlerini rahatça icra etmelerini, dini kanaatlerini açıklayıp bu doğrultuda yaşamalarını ancak inançsız insanların da hayatlarını bu doğrultuda tanzim etmelerini sağlar. Bu bakımdan laiklik, özgürlük ve toplumsal barış ilkesidir”
deniliyor.
AK Parti programından yola çıkarsak, başta lideri Erdoğan olmak üzere bu partinin bazı şahsiyetlerinin kendi programlarında tanımlanan toplumsal barış ilkesine aykırı hareket ettiklerini söylemek hata olmaz.

* * *

Haberin Devamı

Ne yazık ki, artık bu tür taahhütlerin hiçbir hükmünün kalmadığını, bilinçaltındaki yerleşik ötekileştirici bakışın kendisini sıkça serbest bıraktığını gözlüyoruz.
Çağlayan gibi bir AK Parti şahsiyetinin talihsiz çıkışının hükümetin TBMM’den geçirdiği bir demokratikleşme paketinde “nefret suçları”na ilk kez yer verilmesinin hemen sonrasına rastlayabilmesi düşündürücüdür ve diğer örneklerle birlikte bir inandırıcılık sorunu yaratmaktadır.
Yoksa o yasa tasarısı bir yanılsama ya da şaka mıydı?

Yazarın Tüm Yazıları