Ovuz Aabi'nin ardından...

Güncelleme Tarihi:

Ovuz Aabinin ardından...
Oluşturulma Tarihi: Ağustos 02, 2004 18:14

Adanalı e-dostlardan Mustafa Öncül’den bir e-posta geldi. “Nasılsınız Serdar Bey, biz iyi değiliz” diyor, “çünkü taa İstanbul'dan, ‘gereksiz taramalardan kaçının’ fırçası ile herkesin hatırladığı karikatür, mizah açık öğretim fakültemizin biricik hocasını, Ovuz Aabimizi yitirdik. Ovuz Aabi bizim için çok önemliydi.” Mustafa Bey dostum, meşhur “acılı bir buçuk” köşesinde, Oğuz Abi (Aral) için şöyle yazmış:

Ovuz Aabi'nin ardından...

"Yanımızda getirdiğimiz karikatürlerimize baktı. Hatalarımızı, nelere dikkat etmemiz gerektiğini söyledi… Bizimle uzun uzun ilgilendi. Adana’yı anlattırdı, kendisinin Adana maceralarını anlattı… Konuştu, dinledi… Sonra masanın üzerinde duran bir makbuz koçanını aldı, üzerine 100 liraydı sanırım bir miktar yazdı, 'Genç çocuksunuz, bir çay içersiniz. Gidin muhasebeden alın' dedi. Türkmen’le kalktık ayağa… İzin istedik… Bizi kapıya kadar uğurladı, 'İstanbul’a her geldiğinizde bekliyorum' dedi."

Özellikle bizim kuşaktan Teksas-Tomikis okumayan eminim yoktur. Daha ilkokula başlamadan Teksas-Tomikis ile tanıştım. Okumayı öğrendikten sonra daha bir sevdim, bağlandım bu çizgi roman dergilerine.

Sanırım ilkokul 2’deydim… Babamın iş yerinden çıkmış eve dönüyorum. Yağcami’nin önündeki otobüs durağında beklerken gazetecideki dergilere bakıyordum… Tarkan’ı gördüm.. Bayıldım!.. Cebimde 1 lira (100 kuruş) para vardı. 75 kuruşu verip, Tarkan’ı aldım. Kalan 25 kuruş ile de otobüse binip eve dönmeyi düşünüyorum. Yağcami’den bindim otobüse…

Eyvah!.. Yanlış hesap yapmıştım! Çünkü Hükümet Konağı’nın orası (Vilayet) otobüslerin son durağıydı. Otobüsler son durağa gelince içindeki yolcuların hepsi indirilir, yola devam edecek yolcular tekrar para verip binerdi otobüse.

Ve benim param kalmamıştı!

Yaşlı bir dede gördüm, yanına gittim, “Dede…” dedim, “Otobüs param yok. Verebilir misin bana?” adam sağolsun, ceketinin cebinden bir 25 kuruş çıkardı verdi. Teşekkür ettim. Parayı o kumbaraya attım ve bindim otobüse.

Tarkan’ın içerisinde bir sayfa vardı. Her hafta tarihi bir olay veya kişinin anlatıldığı bir yazı olurdu. Bu yazının içinde de Mustafa Eremektar’ın (Mıstık) çizdiği bir karikatür yer alırdı. Bilinçli olarak karikatür ile ilk tanışmam bu karikatürlerdir. Bu karikatürlerin yanında, Hürriyet Gazetesi’ndeki “Püf Noktası” adlı minik köşenin içindeki Nehar Tüblek tarafından çizilen vinyetlere de hastaydım!

Okulda bu karikatürleri kopya ederek karikatürler çizmeye başlamıştım. Çizdiğim karikatürleri öğretmenim Zerrin Topbaş’a, diğer sınıf öğretmenleri Jale Öğretmen’e, Sevil Öğretmen’e gösteriyordum. Beğendiklerini söylüyorlar, müthiş olumlu tepkiler veriyor, kahkahayla gülüyorlardı karikatürlerime... Bu da beni yüreklendiriyordu.

Ne zaman ve nasıl olduğunu tam hatırlamıyorum… GIRGIR’la tanıştım. GIRGIR logosunun yanında bulunan, kurma kolu takılmış ve “gır gır gır” diye çevrilen kel kafa karikatürüne çok gülüyordum. Elimle kurma kolu işareti yapıp, kafamın yanına getiriyor “gır gır gır” diye bağırarak evin içinde ya da okulda dolaşıyordum.

Karikatürlere bayılıyordum! Ben de onlar gibi çizmeye çalışıyordum. Eh!.. Fena da çizmiyordum yani! Ortaokuldayken epey ilerledi çizgim (bana göre harikaydı!)… Lisedeyken GIRGIR’daki ve FIRT’taki amatör sayfalarına karikatür gönderme cesareti hasıl oldu.

Bir gün çizdiklerimi gönderdim bir zarfa doldurup. Pazar gününü heyecanla bekliyorum… “Acaba yayınlanacak mı karikatürlerim?..”

Pazar günü geldi, gittim bir GIRGIR aldım… Heyecanla baktım…

“Tıssssss!...”

Karikatürüm yayınlanmamıştı!

Dellendim!..

Yenilerini çizdim, gene gönderdim… Bir sonraki hafta?... Yine tıssss!...

Bir sonraki hafta?... Tıssss!..

Artık vazgeçmeye, “Başlarım, karikatürüne de, GIRGIR’ına da!..” demeye hazırlandığım bir Pazar……

Çiçeği Burnunda Karikatürcüler sayfasında, benim gibi karikatür göndermiş 10-15 kişinin adının altına, “Pul kadar küçük çiziyorsunuz… v.s. v.s.” gibi bir şeyler yazmıştı.

“Adım çıkmıştı GIRGIR’da!... Benim için olağanüstü bir şeydi. Sevinçten uçtum. O heyecanla yeni karikatürler çizdim gönderdim, yenileri, yenileri…

Bir gün yine Çiçeği Burnundakiler’de ilk karikatürüm yayınlandı. Sadece yayınlanmakla kalmadı, yanında övgü dolu bir yazı döşenmişti sevgili Ovuz Aaabi… Pazartesi okula gittim… Herkes karikatürümden bahsediyor… Havam binbeşyüz!..

Hafta içinde postacı bir havale makbuzu getirdi. Yanılmıyorsam 75 lira gelmişti GIRGIR’dan… Bu para, yayınlanan karikatürümün telif ücretiydi. Karikatür çizerek kazandığım ilk paraydı bu 75 lira. Oysa ben karikatürümün GIRGIR’da yayınlanması için üstüne para ödemeye bile razıydım. (GIRGIR’ın o zamanki fiyatının 1 lira ya da 150 kuruş olduğunu düşünürsek, taşradan karikatür gönderen 16-17 yaşında bir çocuğa ödenen 75 liraya dikkat çekmek isterim…)

Sonra bu karikatürleri başkaları izledi. Hala Çiçeği Burnundakiler sayfasındaydım. Karikatürün arka sayfada yayınlanması, Ovuz Aaabi’nin “Sen artık bu işi öğrendin” demesi anlamına geliyordu. Ama benim karikatürler bir türlü arka sayfaya geçemiyordu. Her hafta 10-15 karikatür çiziyor (fotokopi olmadığı için birer adet de kendimde kalacak olanı çiziyor) GIRGIR’a gönderiyordum ama… Karikatürler Çiçeği Burnundakiler’den arka sayfaya geçmiyordu bir türlü.

1981 yılının yazıydı. Üniversitedeyim. 1. sınıf bitmiş, yaz tatilindeyiz. Evimiz İller Bankası’nın orada bir yerlerde… En yakın gazete satıcısı Baraj Yolu 6. durakta (Saray Ekmek Fabrikası’ndan biraz daha aşağıda)… Her Pazar, yürüyerek oraya gidiyorum, GIRGIR ve gazetelerimi alıyor, eve dönüyorum… “O Pazar” da temmuz sıcağında yürüyerek gittim gazete satan bakkala… Gazetelerimi ve GIRGIR’ı aldım… Eve doğru yola çıktım… Bir yandan yürüyorum bir yandan da merakla GIRGIR’a bakıyorum karikatürüm çıkmış mı diye… Çiçeği Burnundakiler sayfasını açtım baktım… Yok… Sinirlendim.. GIRGIR’ı katladım koltuğumun altındaki gazetelerin arasına koyacağım… Birden dikkatimi çekti… Karikatürüm GIRGIR’ın arka sayfasında yayınlanmıştı!... Dizlerim bağı çözüldü, ellerim titremeye başladı… Yolun kenarına oturdum… Karikatürüme defalarca baktım… İmzama, karikatürün yanındaki minicik “Mustafa Öncül (Adana)” yazısına tekrar tekrar baktım…

Salak salak, kendi kendine gülen; yüzünde aptalca bir gülümsemeyle yolda yürüyen bir tiptim Baraj Yolu’nda… Heyecanla eve girdim, anneme gösterdim karikatürümü, tipik bir anne sevinciyle “Aferin benim oğluma” dedi. Ama benim heyecanımı anlaması mümkün değildi.

Bu karikatürleri diğerleri izledi… Artık arka sayfanın gediklilerindendim.

1981 yılında Adana’dan karikatür gönderen diğer arka sayfa karikatürcüleri ile tanışmaya başladım:

Mehmet Kulaç: Ziraat Fakültesi’nde okuyordu ve Şehir Tiyatrosu’nda da oyunculuk yapıyor, gitar çalıyordu. Çok yönlü bir arkadaştı.

Serdar Kutca: Mersinli idi. O da Ziraat Fakültesi’nde okuyordu.

Mehmet Ali Türkmen: Liseyi yeni bitirmişti.

Sefer Tabakoğlu: Henüz lise öğrencisiydi… Hatta ortaokul bile olabilir.

Serdar Sayar: Güreş yapan, müthiş heyecanlı bir arkadaşımızdı. Sonra Selçuk Üniversitesi’nde veterinerlik okumaya gitti.

Sefa Sofuoğlu: Yabancı Diller’de okuyordu. (Kendisi şimdi iş ortağım olur)

Cumhur Gazioğlu: Cumhur Trabzonlu idi. Jeoloji Mühendisiydi. DSİ’de çalışıyordu ve Gezende Barajı’na tayini çıkmış, sonrasında da Adana’ya gelmişti.

Müthiş bir kadro kurmuştuk. Bu arkadaşlarımın hepsi iyi çizmelerini yanında, çok “kral” çocuklardı.

Her hafta çizdiğimiz karikatürleri birleştiriyor, dev bir zarf ile Ovuz Aaabi’ye gönderiyorduk. Ovuz Aaabi hem karikatürlerimizi yayınlıyor, hem de “Bereketli topraklar…” diye başlayan övgü dolu yazılar yazıyordu bizim için.

1983 yılıydı… Mehmet Ali Türkmen, Güzel Sanatlar Fakültesi’nin sınavına girecekti. Birlikte İstanbul’a gittik. Gitmişken GIRGIR’a da uğradık. Bacaklarım titriyordu Ovuz Aaabi’nin yanına çıkarken… Sekreteri Mevhibe Hanım karşıladı bizi… Adımızı söyledik… Kadın bizi anlatmaya başladı bize… Çizdiğimiz karikatürlerden bahsetti... Arkasındaki rafa döndü bir dosya çıkardı, içini açtı… O güne kadar gönderdiğimiz tüm karikatürler dosyanın içindeydi… Ovuz Aaabi Anadolu’dan karikatür gönderen tüm gençlere birer dosya açmıştı. Şaşırdık!

Mevhibe Hanım Ovuz Aaabi’ye telefonla geldiğimizi bildirdi… Bir dakika sürmedi, o koskoca Ovuz Aral bulunduğumuz yere kadar geldi, müthiş babacan bir tavırla bizi kucakladı… O uzun kollarını omzumuza atıp odasına götürdü bizi.

Yanımızda getirdiğimiz karikatürlerimize baktı. Hatalarımızı, nelere dikkat etmemiz gerektiğini söyledi… Bizimle uzun uzun ilgilendi. Adana’yı anlattırdı, kendisinin Adana maceralarını anlattı… Konuştu, dinledi… Sonra masanın üzerinde duran bir makbuz koçanını aldı, üzerine 100 liraydı sanırım bir miktar yazdı, “Genç çocuksunuz, bir çay içersiniz. Gidin muhasebeden alın” dedi. Türkmen’le kalktık ayağa… İzin istedik… Bizi kapıya kadar uğurladı, “İstanbul’a her geldiğinizde bekliyorum” dedi.

GIRGIR’dan çıktık Türkmen ile… “Lan…” dedik, “Bu adam Allah gibi lan!..”

Ertesi yıl Sefa ile gittik İstanbul’a ve Ovuz Aaabi’ye… GIRGIR artık Kabe gibi olmuştu bizim için. Herhangi bir nedenle İstanbul’a gittiğimizde en önce oraya uğruyor, Ovuz Aaabi’nin eteğine yüz sürüyorduk. Ovuz Aabi’de hiçbir bir değişiklik yoktu. İlk günkü gibi ayakta, kapıda karşılıyor. Birkaç saat bizimle sohbet ediyor, kapıya kadar uğurluyor ve cebimize üç-beş kuruş harçlık koymayı ihmal etmiyordu.

Yıllar bu şekilde geçip gidiyordu… 1989 yılının sonbaharıydı. Askerdeydim. Askerliğimin bitmesine 15-20 gün kalmıştı… Bir gün gidip GIRGIR aldım… GIRGIR’da bir fevkaladelik vardı! Karikatürleri yine GIRGIR ekibinin karikatürleriydi ama… Bir gariplik vardı!.. O haftaki gazetelerden öğrendim olan biteni! GIRGIR “Gölge Adam” ismiyle bilinen Ertuğrul Akbay’a satılmış, Ovuz Aabi ve ekibi GIRGIR’ı terk etmişti.

Gölge Adam yeni karikatürcüler buldu ve GIRGIR’ı yayınlamaya devam etti ama… GIRGIR artık ruhu olmayan bir bedendi!.. Hızla çöküşe geçti ve bitti.

Askerliğim bitmiş, Adana’ya dönmüştüm. Bir gün Sefa ile Ovuz Aaabi’yi telefonla aradık, sorduk “Şimdi n’olacak?” diye… “Merak etmeyin çocuuum” dedi, “İki yeni dergiyle geliyoruz…” Ve çok sürmedi, GIRGIR’ın yerine AVNİ, FIRT’ın yerine FIRFIR çıktı.

Artık karikatürlerimizi bu dergilere gönderiyorduk.

Ama Ovuz Aaabi, evladı GIRGIR’ın elinden alınmasının sarsıntısını üzerinden atamadı. Kırıldı, küstü.

1990’lı yılların başlarında (1992 yılıydı sanırım), Altınkoza Film Festivali’nin “Öğrenci Filmleri” bölümünün seçici kurul üyesi olarak Adana’ya geldi Ovuz Aabi. Seyhan Oteli’nde gittik bulduk. Rahmetlik Özgen Özgenal’dan rica ettim, “Ovuz Aaabi ile bir söyleşi yapacağım, videoya çeker misin?” dedim. Kırmadı beni. Seyhan Oteli’ne adeta bir stüdyo kurdu benim için. Oğuz Aabi ile küçük bir söyleşi yaptım, Özgen çekti. O söyleşide sordum Ovuz Aabi’ye, “Yeni bir dergi var mı ufukta?” dedim… Herhangi bir cevap vermesine gerek yoktu. Bakışları o kadar çok şey anlatıyordu ki! “Yok çocuuum” dedi. “Bundan sonra mümkün değil..” Mizah dergisi bile okumadığını söyledi hatta! Resmen küsmüştü mizah dergiciliğine ve dergilere.

Sonraki iki yıl yine geldi Ovuz Aaabi Adana’ya… İki seferinde de Sefa ile gittik Seyhan Oteli’nden aldık Ovuz Aaabi’yi… Doooooğru Kazancılar’a!... Gece yarılarına kadar sohbet ettik, kebap yedik, rakı içtik… Hayatımın en keyifli anlarıydı. Adana’da olduğu sürece gündüz geziyor, gece Kazancılar’a gidiyor, kebap-rakı-muhabbet üçlüsünün esiri oluyorduk.

Adana’ya son gelişinde buluşamadık Ovuz Aabi’yle… Sonradan öğrendim, Adana’dan kırgın ayrılmış. Tövbe etmiş Adana’ya bir daha gelmemeye.

Ressam Ahmet Akata’nın Akademi’den arkadaşıydı Ovuz Aabi. Adana’ya her geldiğinde Ahmet Hoca ile mutlaka görüşür, karşılıklı rakı içerlerdi. Ahmet Akata vefat ettiğinde aradım Ovuz Aaabi’yi, kötü haberi verdim. Çok üzüldü, “Soylu bir çocuktu Ahmet” dedi, “Sağlam karakterli, pırıl pırıl bir insandı…

“Adana’ya buyurun gelin bir gün Ağbi” dedim, “Özledik sizi…” Gelemeyeceğini söyledi, “Hâlâ o adam mı belediye başkanınız?” dedi… “Hayırdır ağbi?” dedim… Anlattı. En son Adana’ya gelişinde, otelin restoranında yemek yiyormuş Ovuz Aaabi… Sözünü ettiği başkan da, başka bir masada… Başkan adamlarından biri ile haber salmış Ovuz Aabi’ye, masasına çağırmış… “Kendimi bir anda konsomatris gibi hissettim Öncül” dedi. Gelen elçiye de söylemiş bunu, “Başkanına söyle, kendine başka bir konsomatris bulsun” demiş. Israr ettim gelmesi için… Belli ki çok incinmiş… Ama nezaketi de elden bırakmadı, “Yaşlandım artık çocuuum” dedi, “Öyle uzun yollara gidemiyorum…”

Gerçekten de yaşlanmış demek. Geçen sene ciddi bir rahatsızlık geçirdi. Ve bu rahatsızlığın üzerinden bir yıl geçmeden başka bir ciddi rahatsızlık O’nu aramızdan aldı.

Ovuz Aaabi mizahın, karikatürün Açık Öğretim Fakültesi’ni yıllar önce kurmuş, Anadolu’nun en ücra köşesindeki onlarca (belki de yüzlerce) “çocuuu” karikatürcü, yazar yapmıştı. Bugün O’nun öğrencileri yeni öğrenciler yetiştiriyor. Yeni öğrenciler de, yeni yeni öğrenciler yetiştirecek.

Ve…

Yeni bir Ovuz Aral bir daha dünyaya gelmeyecek.

Rahat uyu Huysuz İhtiyar. Mekanın cennet olsun.

O sarı-siyah renklerle bizlere yeni ufuklar açtın. Sesini duymadığın, yüzünü görmediğin bi sürü “çocuuun” hayatını değiştirdin, “Gereksiz tarama yapmamayı” öğrettin.

Ne mutlu senin gibi halkın içinde, halkla yaşayan; onların konuştuğu dili konuşan, onların söylediklerini duyan, anlayan, onlara değer veren sanatçılara.

Senin tanıdık, senden çok şey öğrendik; seninle rakı içtik, sohbet ettik, güldük, sövdük..

Ne mutlu bize.

Rahat uyu Ovuz Aabi.

(Mustafa ÖNCÜL, www.acilibirbucuk.com )

Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!