GeriSeyahat ETA bitti, yemeğe ve sanata hücum
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Hürriyet Twitter
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
ETA bitti, yemeğe ve sanata hücum

ETA bitti, yemeğe ve sanata hücum

Kayseri’ye bilet almak için THY’nin web sitesine girmesem, İspanya’nın kuzeyindeki Bilbao’ya bir süre daha yolum düşmeyebilirdi. Aynı gün, gidiş dönüş Bilbao biletleri 320 TL, Kayseri ise 480 TL’ydi! 4,5 saatlik uçuş için hiçbir zaman bu kadar ucuz bilet bulamazdım, hemen aldım. Avrupa’nın bir ucundaki, kıtanın en ilginç kültürünü keşfetmek, meşhur restoranlarını ve müzesini görmekti amacım.

Şehirden pek fazla beklentim yoktu. Fakat karşıma beklediğimin de ötesinde, sürprizli bir şehir çıktı. Bask’ta yerel yönetimi milliyetçiler ele geçirmiş, ETA örgütü silah bırakınca şehir kendini yemeğe, sanata vermişti.

Öylesine telaşlı başladı ki bir haftalık tatilim, öncesinde neredeyse hiçbir ön hazırlık yapamadım. Yola çıkmadan önceki gece internetin başına oturdum, sabahın 4.00’üne kadar New York Times, Guardian, Sunday Times ve Wikitravel’ın sayfalarını taradım, GoogleEarth’ten şehrin coğrafyasını kavramaya çalıştım. Meteorolojiyi kontrol ettim. İstanbul sıcaktan yanarken Bilbao’da hava 25 derece civarındaydı, hava üç gün yağışlı olacaktı... Çantamı hazırladım, şemsiyemi, yağmurluğumu aldım, birkaç saat uykudan sonra günün ilk ışıklarıyla havaalanının yolunu tuttum.
Haziranın ikinci haftasıydı ve uçağın neredeyse yarısı boştu. Türkler henüz yeni açılan hattı keşfedememişti, çoğunluk orta yaşlı İspanyollardı.
Uçak koyu gri yağmur bulutları arasında bir görünüp bir kaybolan yemyeşil tepeler arasındaki şehre yaklaşırken ben New York Times’ta 2007’de yayımlanan moral bozucu yazıyı düşünüyordum. “1999’da gittiğimde gri, sıradan, hatta sıkıcı bir şehirle karşılaşmıştım. İçinden geçen nehir berbat kokuyordu, Casco Viejo’nun alkollü, gürültücü yeni yetmelerle dolu sokakları da” diyordu Denny Lee. Ardından Guggenheim Müzesi’nin sekiz yılda şehre nasıl karakter kazandırdığını, yerel yönetimin restorasyonları ve park düzenlemeleriyle nasıl hızlı bir değişim yaşandığını anlatıyordu… Yazısında müzenin faydalarını ispatlamaya çalıştığı için diğer konulardaki iyimserliğine ihtiyatla yaklaşmaktan yanaydım...
Havaalanından bindiğim otobüs yağmurlu bir öğle vakti, yemyeşil tepelerin arasından şehir merkezine ilerlerken ben yanımda oturan 60 yaşlarındaki Alman yürüyüşçüyle sohbet ediyordum. Sırt çantasını rafa yerleştirirken yardım etmek istemiştim. “Büyük ama hafiftir, bununla kilometrelerce yürüyeceğim” demişti. Siması Vanessa Redgrave’i anımsatan, ak saçlı, zarif bir Baden-Württemberg’liydi. “Karaormanlar bölgesindenim” diye tanıtmıştı kendini. Dinginliği etkileyiciydi. Laf lafı açmış, kısaca öyküsünü öğrenmiştim. Beş yıl önce, yine baharda, tek başına, meşhur Camino Yolu’nun Fransa’dan Pamplona’ya uzanan 500 kilometresini altı haftada yürümüştü. Şimdi Bask’tan Galiçya’ya son 400 kilometresini tamamlayacaktı. Acele etmediğini, günde ortalama 25 kilometre yol aldığını, kimi güzel kasabalarda iki gün konakladığını, her yerde misafirperverlikle karşılandığını anlattı. Shirley McLaine’in kitabından sonra, rotanın dünyanın dört bir yanından yürüyüşçülerle dolduğunu, yol boyunca konaklama sorunları yaşanabileceğini düşünüyordum. Yanılmışım. “Sorunla karşılaşmadım, yolda çok az kişi gördüm” dedi. Hani neredeyse “Affedersiniz, ben de sizinle gelebilir miyim” diye soracaktım. Öyle ya, nehri kokan, gri ve yağmurlu bir şehirde 7 gün geçirmek yerine dağlarda ruhumu tazeleyebilirdim.

MİS GİBİ IHLAMUR ÇİÇEKLERİ

Bu sefer Şeytan’a uymadım… Otogarda yürüyüşçü arkadaşımla vedalaşıp metroya atladım. Casco Viejo, yani tarihi bölgeye gittim. Tripadvisor ve Wikitravel’dan, katedralin çevresindeki birkaç pansiyonun ismini not almıştım. 50 Euro’luk temiz, banyolu bir odaya yerleştim. Ve kendimi hemen nehrin kenarına attım…
Nervion’un kıyısı Google Earth’te gördüğümden çok daha güzeldi. Batı yakasında granit kaplı geniş alanlar, aralarında yüksek çınarlarla gölgelenmiş, havuzlarla süslenmiş parklar vardı. Nehir, derinliği yaklaşık 8 metreyi bulan yatağının dibinde kıpırtısızdı. Sarılı, kırmızılı konolarla bir grup turist şehir turuna çıkmıştı.
Kıyıya yaklaştığımda tanıdık bir koku geldi burnuma… Başımı kaldırdım. Ihlamurların altından geçiyordum ve ağaçlar çiçeklerle donanmıştı. Her yer mis gibi kokuyordu…
Nehrin koyu yeşil suyunda küçük karaltılar dolaşıyordu. Dikkatle baktığımda, iri kefalleri gördüm. Hayret ettim. Kıyıdan 12 kilometre içerdeydik. Deniz balığı tatlı suya girmiş, köprülerden, kıyılardan atılanlarla besleniyordu.

TEPEYE ASILI KIRMIZI VAGON

Nervion’un iki yakası zarif köprülerle birbirine bağlanmıştı. 17 köprüden ikisi tasarımlarıyla diğerinden ayrışıyordu: Londra’daki Milenyum Köprüsüne benzeyen Zubizuri (Beyaz Köprü), Guggenheim Müzesi’nin yanıbaşındaki en az onun kadar fantastik tasarımlı La Salve...
Kentin önemli yapıları da nehir boyunca sıralanmıştı: 19’uncu yüzyıldan kalma Bilbao Hali, Bilbao Parlamentosu, tarihi opera binası Teatro Arriaga, cephesindeki vitraylarla sanat eserine dönüşen Bilbao Garı… Finans kuruluşları, endüstrisiyle ülkenin en zengin şehirlerinden biriydi Bilbao. Barselona, Sevilla, Madrid kadar olmasa da, zenginliğini mimarisi, parkları, köprüleriyle sokaklarına yansıtmıştı.
Kenti çevreleyen yemyeşil tepelere bakarken, ağaçların arasındaki kırmızı vagona takıldı gözüm. 300 metrelik Artxanda Dağı’ndan dümdüz aşağıya inen hattın tam ortasında, elektrik kesilmiş, asılı kalmış gibiydi. Meşhur Bilbao füniküleriydi bu. 97 yıldır kent halkını, meraklı turistleri manzara terasına çıkarıyordu.
Haritamı izleyip, kısa bir yürüyüşle finükülere ulaştım. Zaten Bilbao’nun merkezindeki tüm önemli yapılar birbirine yürüyüş mesafesindeydi. Fakat finüküler bakımdaydı. Yerine 15 dakikada bir otobüs servisi konulmuştu.
Tepedeki Etxebarria Parkı’na vardığımda, ayaklarımın altındaki müthiş panoramik manzarayı görünce Bilbao’ya haksızlık yaptığımı fark ettim. Bu şehri görmek için 3 bin kilometre uçmaya değerdi. Nervion, Londra’daki Thames gibi, merkezde büyük bir yay çizip denize doğru akıyordu. Yayın ortasına tüm görkemiyle Guggenheim yerleşmişti. Kent merkezinde bile beton yığınlarından oluşan, çıplak alan yoktu. Caddeler, meydanlar yetişkin ağaçlarla yeşillendirilmişti. 370 bin nüfuslu kentin dış mahallelerindeki sosyal konut blokları bile çevreyle uyumlu tasarlanmış, cepheleri tuğla kaplanmıştı. Granada ve Malaga’nın çevresinde gördüğüm gecekondu mahallelerinden eser yoktu.
“Bilbao’yu keşfetmek için iki gün yeter” diyordu okuduğum tüm yazılar. Hemen programımı yaptım: Her sabah okyanus kıyısındaki bir liman kentini keşfedecek, öğleden sonra şehirde gezecek, yağmurda müzelere uğrayacaktım…
 
8 CADDEDE 700 YILLIK TARİH

Casco Viejo nehre dik, birbirine paralel 8 caddeden oluşuyordu. Nehirle yüksek bir tepenin arasında, çapı yaklaşık 1500 metrelik daire şeklindeki alana kurulmuştu. Daracık sokakları, meydanları siyah parke taş kaplıydı. O taşlar ki 14’üncü yüzyıldan bu yana, milyonlarca ayakkabının ökçesiyle şekillendirilmiş, cilalanmıştı. Kehribar rengi taştan, bitişik nizam tarihi yapıları kabartmalar, rengarenk boyalı tahta cumbalar, çiçekli balkonlar, duvar resimleri güzelleştiriyordu. Merkezdeki gotik katedralin saati 15 dakikada bir çanıyla akan zamanı işaret etse de, çevresinde zaman durmuş gibiydi. Bakır musluklarından içme suyu akan tarihi çeşme, vitrini kışkırtıcı tartlarla süslü pastane, kırmızı sardunyalarla renklendirilmiş kafe, tezgahları iştah açan meze tabaklarıyla dolu tapas barlar sanki yüzyıllardır değişmemiş bir fotoğrafın parçalarıydı. Kimbilir belki bu meydan çocukluğunda Unamuno’nun okul yolunun üstündeydi. Geçen yüzyılın yürekli entelektüeli, gizemli romancısı Miguel de Unamuno, bu mahallede doğmuştu. Evi etnografya müzesine dönüştürülmüş, önündeki meydana yazarın adı verilmişti.
Tarihi bölgenin sekiz ana caddesine ünlü uluslararası giyim markaları, dar sokaklarına ise tapas barlar, restoranlar, şarkuteri ve marketler sıralanmıştı. Pazartesi gecesi hariç, haftanın her gününde, gece yarısına kadar hareketliydi. Bilbao’nun ilginç özelliği, tarihi bölgesinde günlük şehir yaşamının eskisi gibi sürmesiydi. Sabah fırında, peynircide alışveriş sırasına girmiş yaşlı Bilbaoluları görmek mümkündü. İkindiden itibaren restoranlar dolmaya başlıyor, mesai saatinin sonunda barların önünde adım atacak yer kalmıyordu. Ellerinde büyük bira bardaklarıyla, ayakta sohbet eden neşeli kalabalıkların kahkahaları sokaklarda yankılanıyordu: Orta yaş kuşağından şık ofis çalışanları, pusette bebekleriyle genç çiftler, dinç kalmayı başarmış 70’likler… Saat 21.00’den sonra akşam yemeği başlıyor, gece yarısına kadar sürüyordu. Arka sokaklardaki küçük barlar, restoranlarda oturma odası samimiyeti yaşanıyordu. Sanki büyük bir ailenin üyesiydi müşteriler. Toplu sohbetler yapılıyor, şarkılar söyleniyor, esprilere hep bir ağızdan gülünüyordu.

DUVARDAN GEÇEN BALİNALAR SOKAKLARDA MIZIKA TAKIMI

O hafta sonunda kentin 712’nci kuruluş yıldönümü iki günlük festivalle kutlanacaktı. Şanslıydım, pek çok sokak etkinliği yapılacaktı. Sabah Bask kültürünü yaşatmak için kurulan amatör mızıka takımlarının geçit töreniyle başladı festival. Çocuklar, orta yaşlılar, dedeler aynı anda sol elle flüt, sağlya trampet çalarak Castel Viejo’yu turladı. Ben de peşlerinden... Tüm müzeler, galeriler o gün gece yarısına kadar açık ve ücretsizdi, her birinde konser vardı. Teatro Arriaga’nın karşısına kurulan iki sahnede gün boyunca konser verilecek, büyük çadırda Latin Amerika mutfakların yemekleri pişirilecekti.
Listeden dört etkinliği seçtim, gece boyunca birinden diğerine koşturdum. Kateral meydanında üç koroyu, eşliksiz dinledim. Biri okul, diğer ikisi orta yaşlıların mahalle korosuydu. Coşkuları, disiplinleri görmeye, icra kaliteleri dinlemeye değerdi. Etnografya Müzesi’nin ışıklandırılmış avlusunda ortaçağ trubador şiirleri lut eşliğinde okundu, yüzlerce yıllık elyazmalarının korunduğu tarihi kitaplıkta gastronomi ve mizah üzerine stand-up yapıldı. Gecenin en görkemli etkinliği, Teatro Arriaga’nın cephesini dev bir sinema perdesine dönüştüren ses ve ışık gösterisiydi. Dev bir balinanın duvardan geçmesiyle başlıyor, Bask tarihini 15 dakikada özetliyordu.
Gece boyunca barlarda, sokaklarda içildi. Polis ekipleri her zamanki gibi ara sokaklarda nöbetteydi. Ne bir ambulans ne de polis sireni duydum... Saat 2’ye doğru pansiyonuma dönerken, nehir kıyısındaki konserler sürüyordu...
 
HOCKNEY’NİN ÇAYIRLARI VE MÜZEDEKİ ÇIĞLIK

Guggenheim Müzesi, nehrin kıyısında, eski tersanenin yerinde titanyum, mermer ve camdan oluşan dev bir anıt gibi yükseliyordu. 89 milyon Euro’luk müze sıradışı mimarisi kadar kapısındaki çiçekten dev köpek heykeli, sisler püskürten havuzuyla da şaşırtıyordu ziyaretçilerini.
Guggenheim Vakfı’nın beş kentteki müzeleri arasında New York, Venedik, Berlin’den daha görkemliydi. Son açılan Abu Dabi’yle şöhreti biraz gölgelense de hâlâ yılda bir milyon ziyaretçi çekiyordu kente. En büyük salonu 30 metre eninde, 130 metre uzunluğundaydı. Ön cephesindeki tavan yüksekliği ise 50 metreyi buluyordu. Bu dev yapıda sergilenen resimler de dev boyutlardaydı. Örneğin 28 Ekim’e kadar açık kalacak “Koleksiyonumuzdan Seçmeler”de genişlik ya da yükseklikleri 10 metreyi aşan eserler vardı. Leonardo’nun başyapıtı Mona Lisa’yı 77 santimetre yüksekliğe sığdırdığı hatırlanırsa, çağdaş sanatçının dramı rahatça anlaşılabilirdi... Koleksiyondaki yüzlerce resim arasından hafızama takılan tek imge, geceyarısı yere uzanıp yıldızları seyreden adam oldu...
Amerikalı minimalist heykeltraş Richard Serra, dörder metre yüksekliğindeki paslandırılmış çelik plakalardan yaptığı sekiz grup heykele “Matter of Time” adını vermişti. “Eserle izleyici arasındaki sınırı ortadan kaldırmayı hedefledim, içinde gezilip, deneyimlenecek bir eser tasarladım” diyordu salonun bir köşesinde dönen belgeselde. Ağırlığı 44 ila 276 tonu bulan plakaların içinde yürürken akustik özelliklerini de merak ettim. “Serra” diye fısıldadım, bağırdım. Nasıl olsa, benden başka kimse yoktu salonda... Paralel plakaların arasındaki yankı müthişti...
Müzenin en etkileyici bölümü İngiliz ressam David Hockney’nin 30 Eylül’e kadar açık kalacak “A Bigger Picture” sergisiydi. İngiltere’nin Doğu Yorkshire ormanlarında, geçen yıl, dört mevsimi yansıtan müthiş resimler yapmıştı Hockney. Dev boyutlu yağlıboya tabloların yanı sıra çağdaş teknolojiyi de kullanarak çoğunluk için sıradan bir olgu olan doğanın içindeki gizli güzelliği gündeme getiriyordu. IPad’le ürettiği tabloların gelişimi belgesel olarak IPad’lerde sergileniyordu. Beni en çok 18 dijital kamerayla çektiği film şaşırttı. Yorkshire’ın sıradan bir orman yolunda, ana görüntüyü tamamlayan kameralardan her birini farklı zamanlarda farklı noktalara odaklayarak çarpıcı bir etki oluşturmuştu... (www.guggenheim.org)

KAFE DURUYOR TARİH GİTMİŞ

Bir akşam metroyla okyanus kıyısındaki Plentzia’ya gittim. Plentziako Nehri’nin ağzındaki tarihi balıkçı köyüne merkezden yaklaşık 30 dakikada ulaşılıyordu. Yanıbaşındaki modern tatil beldesi Gorliz’e otoyol ve sahildeki yürüyüş yoluyla bağlıydı. Aralarındaki 2 kilometrelik kumsalın genişliği kimi yerlerde gelgitin de etkisiyle 50 metreyi bulmuştu. Yukarı bölgelere yazlık siteler yapılmış, kumsalın ardına ise oteller, restoranlar, eğlence yerleri sıralanmıştı. Kumsal cıvıl cıvıldı: Yüzenler, sörfçüler, rengarenk uçurtmalar, voleybol oynayanlar...
Metro istasyonundan modern bir köprüyle geçilen Plentzia’nın kilisesi, rengarenk eski evleri korunmuştu. Kumsalı boydan boya yürüdükten sonra, nehrin kıyısındaki köyün yegane geleneksel restoranında “Günün Mönüsü”nü tattım. 24 Euro’ya şarap dahil sunulan mönü, bir haftalık Bilbao gezisinin en güzel yemeğiydi. (www.plentzia.org)
Kentteki yegane hayal kırıklığım Cafe Iruna’ydı. Geçen yüzyılda Hemingway, Unamuno gibi entelektüellerin buluşma yeri olan kafenin geniş salonundaki ahşap oyma tavanlar, duvarlar, vitraylar yerli yerindeydi. Fakat ortasındaki bar bölümü tapaslar yerine döner ve fast food satılan sıradan bir büfeye dönüşmüştü. Turist gruplarının biri gidiyor, diğeri geliyordu. Şöhretinin kurbanı olmuştu kafe... (www.cafeiruna.com)
En güzel sürpriz ise cumartesi günü Casco Viejo’nun nehir kıyısına kurulan çiçek pazarı ile pazarları yakındaki Beria Meydanı’na kurulan bitpazarıydı. Çiçek pazarında orkidelerden, bahçe bitkilerine her tür çiçeği bulmak mümkündü. Bu pazar sayesinde şehrin sokakları, metroları, otobüsleri kucaklarında çiçeklerle evine dönen Bilbaolu’larla doluyordu. Bitpazarında ise peynir, şarap, zeytinyağcı ve kitapçılar tezgah kuruyordu. Kanaryacılardan pul koleksiyoncularına herkes oradaydı. En kalabalık tezgahlar geçmiş lotarya kuponları satanlarınkiydi...
(Detaylı bilgi için: www.bilbaointernational.com / www.visitbilbao.info / www.bilbao.net)
 
TAPAS BARLAR, MICHELIN’Lİ RESTORANLAR VE PEYNİR PAZARI

* Dünyanın başka hangi kentinde, arka sokaklardaki bir aile restoranının mönüsünde Pablo Neruda’nın şiirlerine, hangi limanında burnuna dev Che arması yerleştirmiş açık deniz trol teknesine rastlarsanız? Ancak Bask ülkesinde ve Bilbao’da olabilir bu sürpriz… Bilbao’daki tüm turistik broşürlerde Guggenheim’dan sonra en çok bahsedilen konu gastronomi. Her tapas barı (Baskça: pintxos) bir gastronomi merkezi. Günün her saatinde çıtır fırancala dilimleri üstüne konmuş, deniz ürünleri, peynir, sebze, et, balık karışımı mezeler iştah kabartıyor. Tapasların en büyük avantajı, tanesi 1 Euro’dan pek çok farklı lezzeti tadabilmek, dezajantajı bol miktarda ekmek yemek.
* Restoranların neredeyse tümünde günün mönüsü (menu del dia) adıyla, içki ve tatlı dahil 12-30 Euro arasında iki kap yemek sunuluyor. Örneğin 25 Euro’ya kalkan balığı, mürekkep balıklı risotto, Rioja şarabı ve tatlı içeren bir mönü tadabilirsiniz.
* Kentte birer Michelin yıldızlı beş restoran bulunuyor. Hepsi Casco Viejo yakınında: Zortziko, Nerua, Etxanobe, Andra Mari, Azurmendi, Boroa, Etxebarri, Solana, Zaldiaran. Özel mönü fiyatları 30 - 125 Euro arasında. (www.viamichelin.co.uk) En ünlü restoranı ise Guggenheim Müzesi’nde, şef Martin Berasategui’nin...
* Nehir kıyısındaki tarihi hal binası Erriberako Azoka restore edilmiş, modern, klimayla donatılmış bir gıda merkezine dönüştürülmüş. Manav, kasap, balıkçı, şarkuterilerin arasındaki küçük restoran ve büfelerde yerel lezzetleri tadabilirsiniz. Casco Viejo’nun yanı başında, tramvayla da ulaşılabiliyor.
* Pazar günü Beria Meydanı’ndaki pazara mutlaka uğrayın. Köylerden gelen peynirciler tapas usulü peynirlerini ikram ediyor. Şarap ve zeytinyağı tadımı da yapılabiliyor.

BASKLAR’LA AKRABA ÇIKABİLİRİZ

Basklar, Avrupa’nın en gizemli uluslarından biri. Dilleri, gelenekleri İspanyol, Portekiz ve Fransız dahil çevredeki hiçbir kültüre benzemiyor. Kendilerini “Euskara dili konuşanlar” olarak tanımlıyorlar. “Bask” sözcüğü Fransızların uydurması. Bizkay Körfezi çevresindeki yedi Bask bölgesinden ikisi Fransa’da, geri kalanı İspanya’da. Bilbao, Biskaya (Viscaya) bölgesinin başkenti. Baskların, Biskay kıyılarına nereden, ne zaman geldikleri bilinmiyor. Mark Kurlansky’nin “Dünya Bask Tarihi” adlı kitabına göre, dilleri geç bronz çağından kalma. Yani yaklaşık 3 bin yıllık. Kafkas dillerine benziyor. Hatta bazı Türk araştırmacılara bakılırsa Adigece ve Hattice ile bağlantılı. Bask kültüründeki temel unsur töre. Aileler soyadları yerine evlerinin adını kullanıyor. Denizcileri balina peşinde okyanusu aşan, Amerika’ya ulaşan Bask halkının dağlarda yaşayanları da hayvancılık ve tarımla uğraşıyor. Bere ve icatları espadril giyimlerinin vazgeçilmez unsuru. Bağımsızlıklarına düşkün oldukları için tarih boyunca hep egemen güçlerle dillerinin, törelerinin korunması koşuluyla anlaşma yapmışlar. Dörtlü pervaneye benzeyen Bask işareti, güneşi simgeliyor. 8’inci yüzyıla kadar pagan dinlerini koruyan Basklılar bu tarihte Müslümanlara karşı savaşırken Hıristiyanlığı seçmiş. Yine de birçok konuda pagan gelenekleri yaşatılıyor.

ULAŞIM KOLAY VE UCUZ

Bilbao, geniş bir demiryolu ağı ve otobüs servisiyle ülkenin diğer kentlerine bağlanıyor. Toplu ulaşımı kullanacaksanız, havaalanına inince CreditTrans almanızda yarar var. Kredi kartı gibi çalışan elektronik bilet metroda, şehiriçi ve Bizkaya bölgesindeki şehirlerarası otobüslerde geçerli. Bu kart sayesinde 50 kilometrelik yola 3 Euro’ya gidebiliyorsunuz. 28 Mayıs’ta İstanbul’dan haftada dört gün direkt Bilbao seferlerine başlayan THY ağustosta 1270, eylülde 809 TL’den başlayan fiyatlarla uçuyor. Ağustosta bir aktarmalı Air France biletleri 288, Iberia ise 497 Euro’dan başlıyor.

KARNAVAL 18 AĞUSTOS’TA

Bilbao’nun en büyük karnavalı Aste Nagusia, bu yıl 18 Ağustos’ta başlayacak, dokuz gün sürecek. Bu sürede caddelerde kıyafetli geçit törenleri, meydanlarda konserler, boğa güreşleri, sirk gösterileri yapılacak. Aslında Aste Nagusia, Hıristiyan dünyasında Hazreti Meryem’in cennete yükselmesini anmak için yapılan bir dini kutlama. Fakat tüm Latin dünyasında olduğu gibi İspanya’da da karnaval atmosferinde kutlanıyor.

GÜNÜBİRLİK KEŞİF ROTALARI

GERNİKA
Önemli kararlar bu meşe ağacının altında alınıyor

Pablo Picasso’nun “Guernica” tablosuyla ismi hafızalara kazınan yerleşimin Baskça gerçek ismi Gernika. 16 bin nüfuslu kasaba, Bask bölgesinin adeta ruhani merkezi. Yüzyıllar boyunca bu şehirdeki ünlü meşe ağacının altında ya da yanıbaşındaki Toplantı Evi’nde bir araya gelen Bask ihtiyar heyeti önemli konularda karar verdi, krallar bu ağacın altında yemin edip taç giydi. Her pazartesi kasaba meydanında yörenin en büyük pazarı kuruluyor. Bu pazar meydanı 1936’da Nazi uçaklarınca bombalandı, 1654 sivil öldü. Nedeni, Baskların hükümeti darbeyle devirmeye çalışan faşist General Franco’ya destek vermemesiydi. Uzun zaman kasabaya kimin, neden saldırdığı anlaşılamadı. Nihayet gerçek ortaya çıktı. Picasso ünlü tablosunu yaptı. İktidara gelen Franco’nun ilk işi Baskça’yı yasaklamaktı. Şehrin ortaçağdan kalma tarihi bölgesini yıkıp, yeniden inşa etti. Bilbao’dan trenle, otobüsle 30 dakikada ulaşılan şehir bugün uluslararası barış ve dayanışmanın simgesi olan eserlerle tanınıyor. Bask Kültürü Müzesi, Avrupa Halkları Parkı, Henry Moore’un Nazi bombardımanına gönderme yapan heykeli kentte görülmeye değer yerler. Bölgedeki ünlü Oma Ormanları, 16 bin yıllık mağara resimlerinin bulunduğu Urbaibai Doğa Parkı, zengin bitki ve hayvan çeşitliliğinin gözlemlendiği Karpin Ekolojik Parkı’na da kentten turlar düzenleniyor. (www.gernika-lumo.net)

BERMEO
Onlara turist değil dost lazım

Bermeo’da limana bakan tarihi kilisesinin önüne dörtlü bir heykel yerleştirilmiş. Yaşlı adam parmağıyla ufku gösteriyor. Yanında oturan eşinin, arkasındaki gelininin de gözü ufukta. Endişeyle bekliyorlar. Duvardaki plakete şu yazılmış: “Bir de balık çok pahalı derler...” Bermeo’nun limanındaki turizm merkezinde ise kapıdan girenleri büyük bir afiş karşılıyor. Üstündeki İngilizce slogan dikkat çekici: “Bize turist değil, dost lazım!” 13’üncü yüzyılda kurulan liman şehri Bermeo, yaklaşık 150 yıl bölgenin başkentiydi. Geçmişin izleri tarihi kent meydanını çeviren taş yapılarda, ara sokaklardaki renkli apartmanlarda görülüyor. Liman çevresindeki tapas barlar aynı zamanda restoran. Denizin içine doğru 800 metre uzanan, 10 metre yüksekliğindeki rıhtımı aynı zamanda yürüyüş yeri. Limanın arkasındaki bölge sur duvarlarıyla çevrili. Tepedeki sur kapısı sıradışı bir sokağa açılıyor. Bu sokağın iki yanındaki yaşlı çınar ağaçlarının dalları birbirine aşılanarak dev bir çardak oluşturulmuş. Kentin ünlü gurme merkezlerinden Izarzugaza da, tarihi şehir meydanına açılan caddede. Köfteleriyle ünlü kasap, zaman içinde peynirden mantara her türlü ürünün satıldığı market ve restorana dönüşmüş. (www.izarzugaza.com)
Bask bölgesinin en etkileyici manastırlarından Gaztelugatxe, Bermeo’ya 11 kilometre uzaklıkta. Limandan 2 saatte bir kalkan konforlu Bakio minibüsüyle, yarım saatte ulaşılıyor. Yolda inip, patikadan kıyıya yürümek gerekiyor. Manastır, kıyıya çok yakın bir adanın tepesine kurulmuş. 19’uncu yüzyılın başında rahipler taştan bir kemerle adayı karaya bağlamış. Taş merdivenden çıkıp tepeye ulaştığınızda sizi ıssızlık ve saatlerce seyredilebilecek bir okyanus manzarası bekliyor. Bilbao’nun tarihi tren garından Bermeo’ya Bizkaibus’ın otobüsleri kalkıyor. Diğer seçenek tren. Her ikisi de yaklaşık 1 saat sürüyor. Tablo gibi ormanların, dağların arasından geçen yolu görmek için bile Bermeo’ya gitmeye değer. (www.bermeo.org)
 
LEKEITIO
Küçük San Sebastian

Koyun içindeki adası, Mavi Bayraklı uzun kumsalı, hemen arkasındaki parkıyla güzel bir sahil kenti. Geniş yat limanının çevresinde restoranlar, tapas barları sıralanmış. Tarihi doku limanın arkasındaki dar sokaklarda, kıyıdaki kilisenin çevresindeki parke taşı kaplı sokaklarda korunmuş, ancak iç bölgeleri yüksek apartmanlarla dolu. Geniş koyda iki kumsal bulunuyor. Bunlar birbirine kayaların üzerinden geçen bir yaya yoluyla bağlı. Lekeitio, Bilbao merkezine karayoluyla 53 kilometre uzaklıkta. Otobüsle yaklaşık 1 saat sürüyor. Kıyısındaki restoranlarda ucuz ve kaliteli deniz ürünlerini tadabilirsiniz. (www.lekitxo.info)

ONDARROA
En büyük balıkçı kasabası

Biskaya Bölgesi’nin en büyük balıkçılık merkezi 9 bin nüfuslu Ondarroa. Her gün saat 15.00’te limana giren dev trol gemileri rıhtıma okyanusun su altı zenginliğini boşaltıyor. Balıkhanelerde kasalanan deniz ürünleri İngiliz, Alman plakalı TIR’lara yükleniyor. Balıkhanelerde, forkliftlerin direksiyonunda kadınlar ağırlıkta, tayfalar arasında ise Uzakdoğulular, Afrikalılar dikkat çekiyor. Balıkçıların Bask kimliklerine verdikleri önemi evlerinin pencerelerine, teknelerin kaptan köşklerine astıkları flamalarda görmek mümkün. Limanın arkasındaki tepede 8-10 katlı apartmanlar yükseliyor. Bu bölgeye limandan asansörle çıkılıyor. Tarihi yerleşim, 15’inci yüzyıldan kalma katedralin çevresinde. Balkonlardaki çizme ve tulumlara bakılırsa, balıkçıların önemli bölümü bu eski evlerde yaşıyor. Aşağıdaki nehir boyunca yeni yapılmış, henüz satılmamış modern bloklar ise yazlıkçılar mahallesi. Dik bir yokuştan zirvedeki kiliseye tırmandığınızda müthiş bir manzara ayaklarınızın altına seriliyor. Modern kentin üstündeki kartal yuvasını andıran kilisenin bahçesindeki küçük mezarlıkta Bask politik hareketinin önemli liderleri yatıyor. Kentin içinden geçen nehrin iki yakası tarihi bir taş köprüyle birbirine bağlanmış. Festivallerde gençlerin üstünde yürüdüğü yağlı kazık da köprünün yanında.

False