Üzerine pudra şekeri serpilmiş bir şehirde 14 Şubat kaçamağı

KÜÇÜK çantama “suç aletleri”mi özenle yerleştiriyorum.

1- Gece mavisi bir gecelik.

2- Siyah iç çamaşırlar.

3-
Siyah jartiyerler.

4-
Siyah ince çoraplar.

Dördüncüsü, sevgilimi baştan çıkaracak en değerli şeylerden biri. Kaçmamalı. Bir mücevher özeniyle katlıyorum. Çünkü biliyorum ipeğin dokusu hoşuna gidiyor...

Suç aletlerimin üzerine biraz da Issey Miyake sıkıyorum.

Mis gibi koksunlar, ben koksunlar.

Son 15 yıldır aynı parfüm.

Hiç değişmedi.

Artık neredeyse benim doğal kokum gibi oldu.

*

Tamamdır, hazırım.

Ama önce röportaja gitmem gerekiyor.

Mirgün Cabas.

Röportaj için de çantaya ayrı kıyafet koyuyorum ve Kiev karına karşı Ugg çizmeler.

Röportaj iyi geçiyor.

Fotoğrafları Cem Talu çekiyor.

Berna Sağlam da orada, iş bitiyor, havaalanı yolunu tutuyorum.

Sevgilim, hafta içinde Rusya’da, değilse Ukrayna’da.

Ben de Sevgililer Günü’nde onu yalnız bırakmamak için Kiev’e gidiyorum.

Yüreğim pır pır, uçağa yetişebilecek miyim?

Yetişiyorum.

Yıllardır böyle yaşıyorum.

Bir heyecan, bir heyecan.

Ama sonu mutlu heyecanlar...

*

Koltuğuma oturup, emniyet kemerimi taktığımda...

Kafka’nın kahramanı gibi metamorfoza uğruyorum.

Artık gazeteci falan değilim, kendimi anne gibi de hissetmiyorum.

Başka biriyim.

Sadece “sevgili”yim.

İki buçuk, üç saat sonra uçak iniyor; karşımda üzerine pudra şekeri serpilmiş bir Doğu Avrupa şehri duruyor.

Her şey, her yer bembeyaz.

İnsanlar kalın paltolar, atkılar, kalpaklar içindeler.

Görüntü, insanı gerçekten yaşayacağı bir masala hazırlar gibi.

Her şey yavaş işliyor, slow motion, film karesi gibi, benim geldiğim telaştan, koşuşturmadan, küfürden, kıyametten eser yok.

Onlar, yılın üç buçuk ayını zaten kar altında geçiriyorlar.

Şehrin yüksek binalarının yuvarlak kubbeli silueti insanı baştan çıkarıyor.

Hemen çantamdan Ugg’larımı çıkarıp giyiyorum, çünkü şu an buz üstünde yürüyorum ve arabaya biniyorum.

Beni götürecek şoföre “Ne kadar da soğuk!” diyorum.

“Şimdi eksi 10, geçen hafta eksi 27’ydi” diyor.

Beni biraz daha üşütüyor.

Otele yaklaşınca Ugg’lardan kurtulup, topuklularımı giyiyorum.

*

Otele girdiğim andan itibaren kendime özel bir oyun kuruyorum.

Otelde buluşacağım adamın karısı değilim de, “gizli sevgilisi”yim.

Resepsiyona yaklaşıyorum, kısık sesle adını söylüyorum.

Daha da gizemli olsun diye.

“212” diyor.

Sağıma, soluma bakınıyorum, gören, izleyen, takip eden var mı diye.

Usulca odanın anahtarını alıyorum.

Bara doğru ilerliyorum.

Bir kadeh şarap söylüyorum, hemen tuvalete gidip makyajımı tazeliyorum.

Dönüp bekliyorum.

Ve işte geliyor.

Telaş etmiyorum, nasıl olsa bütün gece bizim.

Onu izlemenin keyfini çıkartıyorum, uzaktan.

Yürüyüşünden karakter tahlili yapıyorum.

Herkesin yürüyüşünde kendini ele veren bir şeyler saklı.

Emin adımlarla yürüyor, sağa sola bakmıyor, nereye gideceğini, ne istediğini biliyor, bu da bana haz veriyor.

Ayağa kalkıyorum, ona doğru yürüyorum.

Beni görüyor.

Dudakları kıvrılıyor, gülümsüyor, yüzü aydınlanıyor.

Bir süre karşı karşıya duruyoruz, şöyle beni aşağıdan yukarı süzüyor, topuklularıma alaycı alaycı bakıyor, ben de müstehzi müstehzi, “Sana güzel görünmek için, çizmelerim çantamda” diyorum.

Sarılıyoruz.

Birlikte bir kadeh şarap içiyoruz.

Ve yukarı çıkıyoruz.

Kapıyı kapatmadan önce, sağıma soluma bakıyorum, izleyen, gören oldu mu diye...

*

Çabucak duş alıyorum.

Suç aletlerim üzerimde...

Sarılmış tavana bakıyoruz, kafam göğsünde.

“Sen manyaksın!” diyor.

“Bir akşam yemeği için üç saatlik yol çekilir mi?”

“Evet ben manyağım” diyorum, “Hadi şimdi Kiev gecelerine bakalım...”

Birlikte bir balık lokantasına gidiyoruz.

Pardon, dünyanın en rüküş balık lokantasına!

İnanılır gibi değil, bir mekanın atmosferi ancak bu kadar kötü olabilir.

Ama Kiev’in en ünlü balık lokantasıymış.

Yine de yiyecekler müthiş.

İstiridyeler, havyarlar, kalkanlar, kuşkonmazlar...

Zaten atmosfer filan da umurumuzda değil...

*

Karşılıklı votka içiyoruz.

Gülüyoruz. Sarhoşluyoruz.

En güzeli de bu, iyi sevgili ve iyi arkadaş olabilmek.

Eğlenirken bile dünyada ondan başka kimseye ihtiyaç duymamak.

Her şeyi, iyisiyle, kötüsüyle konuşabilmek.

Her abuk sabuk şeye gülebilmek.

Onu hep şaşırtabilmek.

Ben hayatı onar yıllık dilimlere ayırıyorum, sevgilimle bir on yılı devirdik, “Baksana kaç senemiz kalmıştır, kaç sene daha yaşarız, daha kaç kaçamak yaparız” diyorum.

O 50 yaşında. Ben 42.

Votkanın da etkisiyle bonkör ve cesur davranıyorum, bize bir 40 yıl daha veriyorum.

“Bundan dört tane daha var” diyorum.

“Ne güzel! Daha bir sürü şey yaparız. Bir sürü yere gideriz. Her yere gelirim peşinden, sen istersen...”

Elimi tutuyor, “Hadi otele gidelim” diyor...

Sonra kaşık gibi uykuya dalıyoruz.

Sabah, duş alıp giyiniyoruz.

Havaalanına doğru, pudra şekeri serpilmiş masal kentini gerimde bırakırken, tekrar metamorfoz yaşıyorum; Alya’nın yüzü beliriyor zihnimde, şimdi kalkmıştır, okula gidiyordur, okuldan sonra müzik kursu var, onu almak lazım, iner inmez de yazı yollamak...

O da, muhtemelen işadamı rolüne geri dönüyor.

Bu satırları uçakta yazıyorum.

Üşenebilirdim, “Boş ver ya, ne gideceğim Kiev’e, bir gün sonra geliyor nasıl olsa” diyebilirdim.

Ama ilişkilerde, hepimizin “görünmez defterler”i var, her şeyi yazıyoruz bir kenara, bizim için yapılan şeyleri, yapılmayan şeyleri, harcanan emekleri, harcanmayan emekleri, üşengeçlikleri, fedakarlıkları...

Üşenmedim gittim, sevgilimi şımarttım.

Çünkü o da beni şımartıyor.

Karşılıklı emeksiz de hiçbir şey yürümüyor.

Bu kaçamak, ikimize de iyi geldi.

Şimdi tekrar anne ve gazeteci olabilirim.
Yazarın Tüm Yazıları