O gün kendimizden sakladığımız gerçekle yüzleştik Burada artık bize yaşam yoktu

DERİN DEVLET O ZAMAN DA VARDI

Bilmiyordum, öğrendim...

6-7 Eylül olaylarında İstanbul’da 73 Rum Ortodoks kilisesi ateşe verildi. 4 bin 214 ev, 1004 işyeri, 26 okul ile fabrika, otel, lokanta gibi yerlerin bulunduğu 5 bin 317 mekán saldırıya uğradı.

Sonunda hükümet toplam 60 milyon TL tazminat ödedi.

Peki bu olayı kim organize etmişti? /images/100/0x0/55eac85ef018fbb8f8966892

Suçluların bir bölümü 7 Eylül akşamı yakalandı, İstanbul dışındaki kentlerden yağmaya katılmak üzere gelenler de olmuştu, onlar da yakalandı. Çoğunlukla genç işçi ve öğrencilerdi. Ancak çok yukarıdan kışkırtıldıkları ve organize edildikleri kesin gibiydi. Çünkü aynı anda birçok yerde aynı şekilde harekete geçmişlerdi.

Yani "derin devlet" o zaman da vardı... İyi de ben niye 54 yıl önce yaşanmış bir olaya kafayı takıyorum? Tomris Giritlioğlu yüzünden. 6-7 Eylül olaylarını anlatan, Yılmaz Karakoyunlu’nun romanından uyarladığı son filmi "Güz Sancısı" sinemalarda ve herkes bu filmi konuşuyor. Ben de gittim Apoyevmatini Gazetesi genel yayın yönetmeni Mihail Vasiliadis’le konuştum...

Nasıl bir aile?

-Tipik bir Rum ailesi. Babam diş doktoru. Annem İtalyan Lisesi’nde Fransızca öğretmeni. Babamla evlenince çalışmayı bırakıyor. Önce ablam sonra ben dünyaya geliyoruz. Babam ben doğmadan birkaç gün önce beyin kanaması geçiriyor ve tam 11 yıl yatalak kalıyor...

Çok fena...

- Ama kötü hatırlamıyorum çocukluğumu. Çünkü annem becerikli bir kadındı ve ailemizi savrulmaktan kurtardı.

O gün kendimizden sakladığımız gerçekle yüzleştik Burada artık bize yaşam yoktu

18 yaşında

Nerede oturuyorsunuz?

- Tarlabaşı Caddesi 230. Tam karakolun karşısında.

Aile fertlerinin isimleri?

- Babam Aristodimos, annem Katerina, ablam Vasiliki ama biz ona Vivula deriz.

"Türk isimleri verelim de rahat etsinler" olmamış...

- İnsanın aslını saklaması bence korkunç. Türk olmadığı halde "Ne mutlu Türk’üm diyene"ciler var ya, ben onlara itimat etmem. Zavallı yalakalar olarak değerlendiririm.

Siz kendinizi hiç Türk olarak kabul etmediniz mi?

-Etmedim. Ama Yunanlı olarak da etmedim. Irk kimliğime, bu kimlik elimden alınmak istendikçe sarıldım, ondan kenara koydum.

"Tipik bir Rum ailesiydik" dediniz ya röportajın başında. Merak ettim, ne demek tipik Rum ailesi? Nasıl olur?

-Ailenin reisi babadır, ama baskın değildir, diktatörce bir hakimiyeti yoktur. Ataerkil değil yani. Aksine anaerkil. Rum aile yapısında kadının etkisi, yeri fevkalade önemli. 19. yüzyılın başlarında Anadolu’da yaşamakta olan Rum kızları için özel okullar vardı. Kadının eğitimli olması istenir, bunun için çaba sarf edilir, okumasın da evde iş yapsın, çocuk büyütsün değil yani...

O gün kendimizden sakladığımız gerçekle yüzleştik Burada artık bize yaşam yoktu

Annesi Katerina

Gayrimüslim olmak ne anlama geliyor sizin için?


- Bu, benim kendime değil, "öteki"nin bana bakışı. Hiçbir şey ifade etmiyor, ben böyle doğmuşum, Tanrı’ya sizden farklı bir şekilde dua etmem gerekiyor, ediyorum. Ne var ki "öteki"nin bakışı da fabrikasyon değil, 70 milyon Türk’ün hepsi farklı şekilde bakıyor. Bir kısmının bakışı içimi ezerken, bir kısmınınki huzur veriyor.

Peki azınlık olma psikolojisi?

- O da benzer bir şey. Kendimi azınlık hissedebilmem için, birinin bana bunu hissettirmesi gerekiyor. Hissettirenler oldu ama hissettirmeyenler de oldu.

İstanbul’da yaşayan bir Rum olmak, Ermeni ya da Yahudi olmaktan farklı mı?

- Bizde onlarda olmayan bir duygu var. Rumlar için İstanbul, "memleket." Bak, vatan demiyorum, ülke demiyorum, burası bizim "ev"imiz, "yuva"mız, beni bir bitki olarak düşün, İstanbul beni besleyen toprak, doğduğum, büyüdüğüm yer. Rumların İstanbul’da 3000 yıllık bir geçmişleri var. Taa Bizans’a dayanıyor. Ermeni ve Yahudilerde bu memleket hissi yok. Çünkü Ermeniler memleket olarak Anadolu’nun iç taraflarını benimserler, Yahudiler ise her yerden kovulup diyar diyar dolaştıkları için "Yaşamakta olduğum yer, vatanımdır" diye düşünürler. Çünkü ne burası onların vatanıydı, ne de buraya geldikleri yer. İsrail’e aidiyet hissediyorlardır tabii.

Siz Yunanistan’a hissediyor musunuz?

O gün kendimizden sakladığımız gerçekle yüzleştik Burada artık bize yaşam yoktu

Babası Aristodimos

- Ne münasebet! Yunanistan’a Japonya’ya ait olduğum kadar aitim. Benim için bir yer sadece. Ama ben "Burası benim memleketim" derken Türkiye’yi kastetmiyorum...

Anladım. Sizin "ev" gibi hissettiğiniz yer İstanbul...

- Evet. Ben şiir olsam, mısralarımda İstanbul olur. Müzik olsam Adalar’daki çamların arasında geçen rüzgarın sesi. Resim olsam Boğaz’ın renkleri...

Peki şu palavra mı: "Ayrı ırka, dile, dine mensup insanlar mutlu mutlu yaşadılar..."

- Evet, ırk ve millet mefhumu keşfedildiği andan itibaren böyle bir şey dünyada var olmadı.

Osmanlı İmparatorluğu’nda bunun hayata geçtiği söyleniyor. Hoşgörü toplumuydu deniyor...

- Hoşgörü ne demek? Yaşamak benim hakkımdır ya da değildir. Mahkemede bir Müslüman şahide karşılık iki gayrimüslim, bu mu hoşgörü toplumu? Osmanlı, bir kere hukuk devleti değildi. Ama Cumhuriyet’in ilk yıllarında hepimiz bir arada huzurlu yaşadık. Kıbrıs Yunanlılarına "Kıbrıs Rumları" deninceye kadar. Mahallemizde Türk çocuklar vardı. Onlarla tek kale maç yapardık. 6-7 Eylül olaylarının birkaç yıl öncesine kadar her şey güzeldi.

Türk komşular filan?

- Müthişlerdi! Mühibe Hanım mesela. Aynı zamanda ev sahibimizdi. Babam öldüğünde bizde yemek pişmesine katiyen izin vermedi, 40 gün yemek yolladı. Bir ayağına torunu Erhan’ı alır, diğer ayağına da beni, hoplatırdı. Ve şöyle derdi: "Masal masal Matitas, kaynanamın götü tas!" Sonra da kıs kıs gülerdi.

/images/100/0x0/55eac85ef018fbb8f896689a

Sene 1965. Mihail, sonradan evleneceği kız arkadaşı Kula ile

Süpermiş! Cehaletimi affedin, Rum ile Yunan arasında ne fark var?


-Rum sözcüğünde dini bir nüans var, Yunan’da yok. Yunanistan’da üç ayrı tanım kullanılıyor: Helen, Grek, Rum... Rum, çile çekmiş bir toplumun tasvir edilmesinde kullanılan bir kelime. Bir de tabii Roma İmparatorluğu vatandaşlarına verilen isim. Daha sonra Osmanlı Ortodoks olan herkese bu ismi verdi. Sırp ve Bulgar Ortadoksları da Rum olarak kabul edildi.

Şimdi de iyisiniz ama gençliğinizde öldürücüymüşsünüz! Türk kızlarıyla aranız nasıldı?

- Bir Türk kızına bakmak, ayvayı yemek demekti! Annelerimiz bizi uyarırdı: "Abisi bıçaklar seni ona göre!" Bir Rum kızı bir Türk delikanlısına varırsa, sonu kötü olurdu. Bir daha evine dönemezdi. Benim bildiğim bir hikaye var mesela, tanıdığım bir Rum bundan 40 sene önce Türk delikanlısıyla evlendi, aile evine tam 35 yıl dönemedi. Kardeşleriyle 5 yıl önce kucaklaşabildi.

Demek ki sizinkiler de tutucu?

- Var tabii tutucu olanlar. İtiraf ediyorum benim de isim konusunda tutuculuğum var. İsterim ki, torunumun ismi Mihail filan olsun. Kucağımdaki çocuğu "Abdullah, Abdullah" diye nasıl severim? Gerçi dünya değişti. Oğlum Atina’dan buraya geldiğinde bir sürü Türk kızıyla çıktı. Türk kızları da Rum delikanlılarına bakmaktan korkmuyor. Bizim zamanımızda kan çıkardı. O zavallı kız da öldürülmeyi hak ettiğini düşünürdü. "Varlığım, ailemin varlığına armağan olsun" diye değerlendirirdi olayı, bir nesil böyle büyüdü...

/images/100/0x0/55eac85ef018fbb8f896689c

Atina'da ailesiyle: Eşi Kula, çocukları Minos, Aristodimos ve Alki

Ermeni, Rum, Yahudi, Türk... Kim kiminle daha iyi anlaşır?


- Valla Hrant’la kardeş gibiydik. Ama Ermeni başka bir tanıdığım var ona sinir oluyorum. Sevdiğim Yahudiler var, sevmediklerim de var. Türkler için de geçerli bu.

Siz çocukken Yunanistan’a gidip gelir miydiniz?

-Yok ben gitmedim. Ama 30’larda büyükannem gitmiş, annem sormuş, "Nasıldı Atina?" diye, "Valla, bizim Çengelköy’den biraz büyük!" demiş.

28 yıl Atina’da yaşadınız ama sonra geri döndünüz. Siz de "Bu şehirde yaşlanacağım" diyenlerden misiniz?

-Kavafis der de ben demez miyim: "Bu kent, nereye gitsem peşimden gelir..." Atina’da yıllarca yaşadım ama İstanbul başka. Rüyalarımda gördüm İstanbul’u, kokusunu duydum.

Aile fertlerinizin mezarı burada mı?

-Hemen hepsi burada. Annem Yunanistan’da öldü ama isteği İstanbul’a gömülmekti, 10 yıl sonra kemiklerini aldım buraya getirdim. Hrant’ın dediği gibi "Biz bu toprakları severiz ama üstünde yaşamak için değil, içine girmek için!"

/images/100/0x0/55eac85ef018fbb8f896689e

Ablası Vasiliki ile Atina'dan İstanbul'a dönerken

O günleri yaşamış biri olarak 50’lerin İstiklal Caddesi’ni anlatın...


-Bugünün Abdi İpekçi Caddesi gibiydi, hatta daha ileri. Avrupa’ya açık bir vitrin. İnanılmaz modern mağazalar, pastaneler, modaevleri, kumaşçılar, şapka dükkanları, kitapçılar, oyuncakçılar. İstiklal’e çıkınca insanın nefesi kesilirdi...

Şu ankinden çok farklıydı yani...

- Tabii tabii. "Dükkanı dükkan yapan sahibi değil, müşterisidir" derler, doğru. Paris modasını izleyen sosyetik Rumlar vardı ve o kitle, o caddeye gidiyordu, oradan alışveriş yapıyordu. O zamanlar 50 bin Rum yaşıyordu Beyoğlu’nda, şimdi yarım milyonu aşkın Anadolu’dan gelen insan yaşıyor. İstiklal Caddesi, işportacısından Çetinkaya’sına kadar artık bu yeni müşterisine hitap ediyor.

YATALAK BABAMIN ALTINDAKİ KARYOLAYI BİLE ALDILAR

Babam evde yatalak, hiçbir geliri yok. Buna rağmen Varlık Vergisi istiyorlar. Ödeyemediği için eve haciz memuru geldi. Sümerbank o yıllarda memurlara iki top kumaş verirdi, biri yazlık, biri kışlık. O yüzden bütün memurlar aşağı yukarı tek tip giyinirdi. Bir de ellerinde çanta olurdu. Annem çantalı memurdan çok korkardı, "Hayır değildir bu ziyaret!" derdi. Gerçekten de haklı çıktı. Ben de 4-5 yaşında filanım. Ama dün gibi hatırlıyorum. Memurun yanında bir de Sait Faik hikayelerinden fırlamış gibi bir hamal var. Pejmürde, zavallı bir şey. Varlık vergisini ödeyemediğimiz için, evdeki bir sürü şeyi, babamın yattığı karyola dahil, mühürlemek üzere bir odaya götürdüler. Babamı da paket gibi yere koydular. Benim sallanan bir atım var, o da odanın içinde. Hamal birazdan odayı mühürleyecek. Son anda anladı oyuncağı istediğimi, kapıyı açtı verdi. Ben de gülümsüyordum ki... Hamalın gözlerindeki korkuyu gördüm. Arkamı bile dönmeme fırsat olmadan, biri elimdeki sallanan atı aldı, odanın içine fırlattı ve hamala "Hadi mühürle!" diye emir verdi. O zavallı, o pejmurde hamal, bir "eğitim"den geçmediği için karşısında bir çocuk görüyordu ve onu mutlu etmek istiyordu. Memurun ise umurumda bile değildim, o beni küçük bir çocuk gibi değerlendirmiyordu, onun gözünde aşağılık bir Rum’dum!

SENİN İÇİN RUM DİYORLAR!

Yedek subaylığımı yaparken "Hacı Çavuş" diye bir çavuşum vardı. Beni de pek severdi. Sürekli masamın üzerinde duran güneş gözlüğüme hayranlıkla bakardı. Bir gün "Hacı Çavuş tak şunu gözüne" dedim, taktı. "Çok yakıştı, hadi senin olsun!" Bir mutlu oldu, bir mutlu oldu anlatamam. Askerliğin geri kalanı o gözlükle dolaştı. Bir gün odama geldi, bir şey söylemek istiyor ama söyleyemiyor, "Söyle" dedim, "Senin için ne diyorlar bilir misin?" "Ne diyorlar?" "Valla kumandanım, senin için Rum diyorlar. Sen Rum musun?" Öyle acıklı söyledi ki, ne yapacağımı bilemedim, "Bak Hacı Çavuş" dedim, "Benim annem babam Rum!" Birden pek bir sevindi, "Hah işte desene öyle, ben şimdi gösteririm onlara" dedi, koşarak gitti. Hacı Çavuşum Rum’un gerçekten ne olduğunu bilmiyordu, beynini yıkadıkları için çocuğun, kötü bir şey sanıyordu ve sevdiği kumandanının Rum olmasını ona yakıştırmıyordu.

KİLİSELERİN DIŞI ŞATAFATLI GÖRÜNMESİN DİYE BOYANMIYOR

Yaşadığını gizlemeye çalışan, kilisesinin duvarını bile sırf şatafatlı görünmesin diye boyamayan bir cemaatten söz ediyoruz. Dikkat edin, İstanbul’da neredeyse bütün Ortodoks kiliselerin dışı felaket durumdadır, hasarlı zannedersiniz, hayır özellikle öyle bırakılmıştır ama içerisi bakımlıdır. 1950’lerde böyleydi, şimdi de böyle. Bir Rum evinin şatafatını da ancak içeri girdiğinde görebilirsin.

BİZDEN DEĞİL TÜRK HALKINDAN ÖZÜR DİLEYİN

Aralarında Cem Özdemir, Ayşe Önal gibi isimlerin de olduğu bir grup insan beni Türkiye’ye davet edip özür dilemek istedi. Ben de "Esas özür dilenmesi gereken Türk halkıdır" dedim, "Çünkü Türk halkı isteği hilafına beyin yıkanmasına uğramıştır ve bu işleri yapmaya zorlanmıştır..."

İstiklal Caddesi’ne çıkınca işin vahametini gördüm

6 Eylül 1955 sabahını bir de sizden dinleyelim...

- Kalktım işe gittim. 15 yaşındaydım ve Rıza Paşa Yokuşu’nda bir mefruşatçıda çalışıyordum. Mösyö Stathi’nin dükkanında. Perde, muşamba, tül, korniş ve ray satıyordum. O sabah yokuşta bir tuhaflık hissettim. O gün tuhaf bir kalabalık vardı. Bir grup erkek, yokuşun tepesine kadar çıkıyor, sonra geri iniyordu ve şüpheli şüpheli sağa sola bakıyordu.

Dükkanların hepsi azınlıklara mı aitti?

-Yüzde 25’i Rumlara, yüzde 25’i Ermenilere, yüzde 25’i Yahudilere, yüzde 25’i de Türklere. Zaten bir süre sonra Türk dostlarımız geldi, bizim patrona "Dükkanı kapatıp bir an evvel evinize gitseniz iyi olur" dediler. Ama "Mösyö Stathi, böyle böyle bir hazırlık var dükkanınızı yağmalayacaklar!" demiyorlar, oysa biliyorlar. Karılarına telefon açıyorlar, "Söyle bizim komşu Eleniki Hanım’a, çocuklarını alsın, bize gelsin" ama sebebini söylemiyorlar. Hep denir ki, "O gün pek çok Türk, pek çok Rum’u kurtardı." Hayır! Ahmet, Mehmet, Süleyman; Yorgo, Niko ve Pavlo’yu kurtardı ama onları Rum olduğu için değil, dostu olduğu için kurtardı. Hiçbir Türk o gün "Rumlara bu yapılan bir haksızlıktır!" demedi. Derken, o kalabalık etrafa sataşmaya başladı. Bir şey bekliyorlar ama ne? Sonradan anladık ki bir işaret. Depar atacak at, fırlamaya hazırdır, "start" vermezsin hırçınlaşır, bunlarınki de o hesaptı.

Bekledikleri işaret ne?

- İstanbul Ekspres Gazetesi’nin "Atamızın evine bomba atıldı" manşeti. Bunun gerçekdışı bir haber olduğu ortaya çıktı ama iş işten geçtikten sonra. Neyse, biz evimize dönmek için yola koyulduk...

Korku, tedirginlik, panik?

- Hepsi var. Eminönü’ne indim. Baktım orada insanlar beklemede. Köprüyü yürüyerek geçtim, Tünel çalışıyordu, Beyoğlu’na girdim ve... İşte o zaman işin vahametini gördüm: Adamlar kendini tutamamış vitrinleri filan kırmaya başlamışlardı. Felaketti. Nasıl bir arbede. Arka yollara sapıp, Asmalımescit’ten kendimi Tarlabaşı’na eve zor attım. Kapıcı Ahmet Efendi beni içeri soktu...

Anneniz peki, o ne yaptı?

- Ne yapsın, "Oğlum" diye sarıldı bana. Tek parça eve gelebildiğim için Tanrı’ya şükretti.

Haliniz nasıl tarif edilebilir?

- Edilemez! O evin içinde annem, ablam ve ben korkudan paralize olmuş bir haldeydik. Birkaç gün sonra sokağa çıktık ama kimse kimseyle konuşmuyor, Rum olduğu anlaşılacak diye. Sonra öğrendik ki, yakalanan saldırganların 167’sı Trabzon, 200’ü Erzurum’dan gelmiş. O günlerde oralardan İstanbul’a gelmek trenle iki gün sürerdi, geliyorlar, işareti bekliyorlar, talan ediyorlar, sonra da çekip gidiyorlar.

Bize hep çapulcuların, cahillerin ve kendini bilmez milliyetçilerin işi diye anlatıldı. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

-6-7 Eylül olayı münferit değil. Üç beş çapulcunun işi de değil. Azınlıkları eritmeye çalışan, bir program uygulayan kitlenin hazırladığı olaylar zincirinin bir parçası. Bir günde de olmadı. Varlık Vergisi, "Vatandaş Türkçe Konuş" kampanyası, sınır dışı edilmeler... 6-7 Eylül olayı planlanmış ve halk zorla gaza getirilmiştir.

Sizce olayı organize edenler de şaşırdı, birdenbire her şey kontrolden mi çıktı?

- Bence öyle. Biri bir taş attı, kimse müdahale etmedi. Polis dahil herkes izledi. Sonra o kişi elini camdan içeri soktu, yine bir şey demediler, onu bunu kırdı, yine ses yok. Bunun üzerine geri kalanını da yakıp yıktı, çaldı, çırptı. Önce provokatörler kırıp parçalıyordu. Hatta malları cebine atanlara kızıyorlardı, "Tahrip edeceksin, almak yok!" Ama bu olanları duyup yollara dökülen o kadar insana birkaç provokatör ne yapsın?

Hedef, Rumlardı da Yahudi ve Ermeniler güme mi gitti?

- Hayır, hedef azınlıklardı. Sebep iddia edildiği gibi Kıbrıs olsaydı, sadece Rumların dükkanlarını kırarlardı. Oysa öyle yapmadılar. Derin devlet, devleti de aldattı.

İKİ TÜRK TİPİ VAR BİRİ KÖTÜ, BİRİ İYİ

Amaçları azınlıkları ürkütmek miydi?


- Asimile edebilecekleri asimile etmek, edemeyeceklerini de eritmek, yok etmek, göndermek...

"Ya bizim istediğimiz gibi olun, ya da defolup gidin..."

- Aynen. Güz Sancısı filminde iki Türk tipi var. Biri "Kötü Türk." Kırıp parçalıyor, "Çekin gidin, sizi kovuyoruz" diyor. "İyi Türk" ise o kırıp dökenleri kınıyor, Rum’a "Ah be yavrum, ne kadar üzüldüm, seninle güzel güzel yaşıyorduk. Ama iyisi mi sen toparlan ve git. Çünkü artık burada yaşayamazsın!" diyor. Oysa benim aradığım şu: "Burası senin değil, benim değil, bizim! Tabii ki kalacaksın..." İstanbul sadece benim olursa güzelliğini kaybeder, sadece senin olursa da güzelliğini kaybeder. İstanbul bizim olduğu için güzel.

Saldırganlardan korunmak için dükkanlarına Türk bayrağı asan gayrimüslimlere ne diyorsunuz? Anlayışla karşılıyor musunuz?

- Üzgünüm ama hayır. Ben sırf malım kırılmasın diye kendimi olmadığım bir şey gibi göstermem. Ağrıma gider. Malımı kurtarırım ama sonra ölene kadar "Ulan ben ne aşağılık bir herifim!" derim.

Peki bu olay, Türklerle Rumlar arasındaki ilişkiyi nasıl etkiledi?

- Çok önemli bir kırılma noktasıdır. Önce de ilişkimiz parlak değildi ama idare ediyorduk. Kimsenin aklına "memleketi" terk etmek gelmiyordu. O gün canımıza tak etti. Kendimizden sakladığımız bir şeyle yüzleştik: Burada artık bize yaşam yoktu.

Kaç kişi göç etti?

- Bu olaydan sonra az kişi göç etti. Ama herkes hazırlık yapmaya başladı. 64’te 100 binlere yakın olan nüfus, bir yıl sonra 40 bine düştü. Devamı çorap söküğü gibi geldi. Bugün 3 binlerin altındayız.

Peki sizin hikayeniz? Siz de bu sebeple mi İstanbul’u terk ettiniz?

- 64’te Rumluk propagandası yapmakla suçlandım, 141- 142’den yargılandım. Davam 10 sene sürdü, 3 kere beraat aldım. 75 yılında evlendim, Yunanistan’a gittik, çocuklarımız oldu. 28 sene sonra geri dönme sebebime gelince, Apoyevmatini Gazetesi’nin sahibi ölmüştü ve gazete kapanacaktı. "Sana ihtiyacımız var" dediler, İstanbul’u da özlemiştim, döndüm.

Karınız?

- Valla, kumaya razı oldu! Sık sık gidiyorum, o da geliyor, ayrı kalmak da aşkı besliyor.

Son olarak, 2009’ların İstanbul’unda azınlık olarak yaşamak nasıl?

- Ne diyeyim ki? 1 milyonluk İstanbul’da 100 bin kişiden biriydim, şimdi 15 milyonluk İstanbul’da 2 bin kişiden biriyim. Müzelik numune gibi hissediyorum kendimi...

KAPICI AHMET EFENDİ BİZİ KURTARDI

/images/100/0x0/55eac85ef018fbb8f89668a06 Eylül günü, evin önüne gelince Kapıcı Ahmet Efendi, "Mihail tam zamanında geldin, hadi çabuk, kalabalık gelmeden gir apartmana!" dedi, arkamdan demir kapıyı kapattı. Sonra kalabalık bizim evin önünde durdu, bu elinde Türk bayrağı ile bağırıyor, "Bizim apartmanda gavur yok, devam edin, devam edin." Başka binalara yöneldiler. Sonra Ahmet Efendi de onlara katıldı. Onun gözünde biz Katerina ve Mihail’dik, dosttuk, Rum değildik, Rum bellediği kişiler başkaydı, bizi kurtarırken, onların dükkanlarını parçalamakta, talan etmekte bir sakınca görmedi...

YILMAZ KARAKOYUNLU’NUN RUM KIZI FANTEZİSİ

Güz Sancısı filmini izledikten sonra "Türkler tarihleriyle yüzleşiyorlar! Kendilerini eleştiriyorlar!" dediniz mi?


- Türkler kendini eleştirmiyor, Tomris eleştiriyor! Ama bakma böyle dediğime, çok çok iyi bir şey böyle bir filmin yapılması. Emeği geçen herkesi kutluyorum. Büyük bir cüret. Tarihe kalacağına da inanıyorum. Bir tek Yılmaz Karakoyunlu’ya bir sorum olacak: Neden Rum kadınlarını hep fahişe olarak konumlandırıyor? Güz Sancısı’nda mesela torununu satan bir büyükanne var. Bir insanın cadı filan olması lazım böyle bir şey yapabilmesi için! Hadi bunu bırakalım, kitaplarında genel olarak şöyle ifadelerine rastlıyorum: "Irkının verdiği şuhluk ve güzellikle..." Rum kızlarıyla ilgili yazdığı bu satırlar gerçeği yansıtmıyor. Olsa olsa Karakoyunlu’nun fantezilerini yansıtıyor...
Yazarın Tüm Yazıları